1859'dan itibaren örnekleri çoğalan ve
temel ilkeleri belirmeye başlayan "yeni", 1880'li yıllarda Şinâsî,
Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Midhat gibi sanatkârların uygulamalarından biraz daha
farklı bir çehre kazanmaya başlar. Edebiyatın asıl amacının topluma hizmet
etmek olduğunu düşünen bu ilk nesilden sonra, Ekrem-Hâmid nesli edebiyat
sahasına hakim olur. Bu nesil, topluma hizmeti reddetmemekle beraber, bunun
yegâne amaç olduğu fikrinde de değildir. Onlar, sanatın başlı başına bir
"değer" olduğunu, bu sebeple de "gaye" olarak
alınabileceğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla, "sosyal muhteva"nın
yerini, büyük ölçüde, "estetik endişe" almıştır. Estetik endişenin ön
plâna çıkması, edebiyatın -daha geniş bir kavramla- sanatın bir
"problem" haline gelmesi demektir. Ekrem-Hâmid nesli,
"edebiyatın ne için olduğu" sorusuna cevap arayan Şinâsî-Nâmık Kemâl
neslinden farklı bir yaklaşımla, "edebiyatın ne olduğu" sorusuna daha
çok önem verdiler. Eseri "edebî" kılan asıl özelliğin tema, verdiği
mesaj, yaydığı fikirden ziyade "işleyiş tarzı" olduğunu düşündüler.
Tanzimat devri edebiyatı, başlangıcından
itibaren, yüzünü Batıya dönen, oradan şekil ve özellikle muhteva itibarıyla
etkilenen bir edebiyattı. Bu etkilenme, her geçen gün artmış, ikinci nesil ilk
nesle göre daha "Batıcı" bir tutum içinde olmuştur. Gerek Ekrem,
gerek Hâmid, Şinâsî ve takipçilerine göre hem Fransızcayı daha iyi biliyor, hem
de Fransız ve İngiliz edebiyatını daha yakından tanıyorlardı. Fransa'da
geliştirilen edebiyat teorilerine de
âşinâ idiler. İkinci neslin sanat anlayışında devrin sosyal ve siyasal
şartları kadar bu âşinâlığın da payı vardır.
Batı ile yakınlığın dozu arttıkça,
yaşayış tarzımızdaki ikiliğin -Batının lehine olmak üzere- azaldığı, aydın
zümre mensuplarının önemli bir kesiminin Batıyı kavrama ve ona göre yaşama
yönünden belirgin bir istikrara kavuştuğu görülür. Hal böyle olunca, Türk
edebiyatının da buna paralel bir istikrara yönalmesi beklenir. İkinci neslin
"edebiyat nedir?" sorusu etrafında yoğunlaşmasını kısmen bu istikrara
bağlamak da yanlış olmaz.
Dış tesirler ne kadar kuvvetli ve ortam
ne kadar elverişli olursa olsun, bir istikrardan "tam istikrar"dan
söz etmek elbette mümkün değildir. Çünkü asgarî müştereklerde birleşmekte bile
hâlâ tereddüt içinde bulunan Türk aydınının o dönemdeki çok yönlü dış esintiler
karşısında birleşmesi, aynı duyuş-düşünüş çemberinde buluşması beklenemezdi.
Birleşilmedi; aksine, değişik görüşler edebiyat alanına aktarıldı ve geniş
yankılı, gürültülü, sert, fakat aynı zamanda bereketli bir çatışma doğdu:
"Eski-yeni-kavgası".
Tanzimat döneminin sonlarına doğru
alevlenen bu kavga, esas itibarıyla, bir "fikir kavgası"dır. Devletin
her kademesinde baş gösteren ve toplumun hemen her kesimine yayılan bu kavganın
bizi doğrudan ilgilendiren yönü, bir "kalem kavgası" olarak tezahür
eden kısmıdır.
Bu
kalem kavgasının bir tarafında Muallim Nâcî, diğer tarafında Recâîzâde Mahmud
Ekrem -birer "kutup" hüviyetinde yer alırlar. Nâcî
"eski"ye, Ekrem "yeni"ye daha yakın durur.
Batılı sanat anlayışlarına uygun
mahiyette azımsanamayacak sayıda ve oldukça başarılı çalışmalarının bulunmasına
rağmen eski taraftarı olarak bilinen, -belki daha sonraki fikrî ve ideolojik kamplaşmanın
da tesiriyle- "gericilik"le suçlanan; fakat aslında -yeteri kadar
hazırlıklı olmasa bile- bir "eski-yeni sentezi"nin gerçekleştirilmesi
maksadıyla, eski edebiyatımızın üstün yönlerine de sadık kalınması gerektiğine
de inan Muallim Nâcî (1850-1893), "yeni"ye daha fazla müsamahalı
davranan sanatçıları tenkid ediyordu. Rakipleri tarafından eski edebiyatın
klâsik kurallarının canlandırılması çabası olarak yorumlanan bu tenkidler,
çoğunlukla Recâîzâde Ekrem'e ve Abdülhak Hâmid'e yöneliktir. Hâmid'in şekli ve
sağlam söyleyişi fazla umursamayan uygulamarı bu tenkidlere sebep teşkil
ederken, Ekrem'in yeni şiiri her hâlükârda destekleyen ve bu arada Nâcî'ye
dokundurmaları da ihtiva eden yazıları, Nâcî ve çevresindekilerin tepkilerine
yol açıyordu.
Nâcî, 1883 yılında, kayınpederi Ahmed
Midhat Efendi'nin çıkarmakta olduğu Tercümân-ı Hakikat (kuruluşu: 1878)
gazetesine girdi ve gazetenin "Kısm-ı Edebî"sini yönetmeye başladı.
Nâcî, gazetenin popülaritesini arttırmış, diğer taraftan, gazete de Nâcî'yi
rakipleriyle daha rahat mücadele etme imkânına kavuşturmuş oldu.
Nâcî, Kısm-ı Edebî'de klâsik tarzda
yazan yeni imzalara ağırlık veriyor, seçip gazeteye koyduğu şiir ve yazılar
hakkında yorum ve tenkidlerde bulunuyordu. Bunun yanı sıra, yeni tarzda yazan
şairlerden örnekler de yayınlıyordu. Şu var ki, Kısm-ı Edebî'de aşk-şarap
şiirleri ve Nâcî'ye yazılan nazirelerle medhiyelerin her geçen gün çoğaldığı da
dikkati çekiyordu. Eserlerinden örnekler yayınladığı muhalifler, bu örneklerin
başarılı eserlerinden değil, kasıtlı olarak, sıradan eserlerinden seçildiği
gerekçesiyle, hoşnutsuzluklarını arttırdılar.
Asıl önemlisi, basın ve edebiyat
hayatında belli bir ağırlığa sahip bulunan Ahmed Midhat Efendi de Kısm-ı
Edebî'nin eski tarza giderek daha fazla bağlanmasından rahatsızlık duymaya
başladı. Edebiyattan mutlak surette "sosyal fayda" bekleyen
"Hâce-i Evvel"in bu tavrını gittikçe sertleştirmesi kaçınılmazdı. Ona
yazılan çok sayıda nazirenin kalitesizliğinden de, aşk ve şarap şiirlerinin
çoğalmasından da -damadının edebî gücünü takdir etmesine rağmen- rahatsızdı.
Nihayet, 27 Ağustos 1885 tarihli Tercümân-ı Hakikat'te yayınladığı bir yazıda
kesin tavrını koydu: "Bizde şairlik sarhoşluk demektir; elinde kadehi
alırsanız lâl olur. Ensesinden vura vura koğunuz."[1]
Ahmet Midhat Efendi'nin bu tavrı hem çok
ser hem de alaycıydı. Yazıdaki "ensesinden vura vura koğunuz"
ifadesi, Nâcî'nin Tercümân-ı Hakikat'teki durumunun hiç de iç açıcı olmadığını gösteriyordu.
Kayınpederinin bu tavrına cevap vermedi; fakat gazeteden ayrılarak Saadet
gazetesine geçti ve mücadelesini orada sürdürmeye başladı.
Ekrem Bey, 1885'te yayınladığı
Zemzeme-III'ün Mukaddime'sinde, Nâcî'nin şiirlerinin ancak "lafzen"
güzel sayılabileceğini, "ulviyyet-i hakikiyyeden bî-nasîb",
"lafzen ulviyyeti müş'ir" bulunduğunu iddia ediyordu.
Aynı mukaddimedeki "Ulviyyet-i
hakîkiyyeden bî-nasîb olduğu halde yalnız lafzen ulviyyeti müş'ir sözler balon
gibidir: Hevâ-yı iştiharda bir aralık i'tila-nümâ olsa bile bilâhare bir
zemîn-i mechûliyyet ve mensiyyete düşer kalır! Hakikat-i hissiyyeden mahrum
iken âteşten, kıvılcımdan bahseden manzumeler şebtâba benzer;
zalâm-ı evhâm içinde fürûzân görünse bile, kendi kendine söner,
mahvolur"[2] cümlelerindeki
"ateş", "kıvılcım", "fürûzân" kelimeleri ile,
Nâcî'nin Âteş-pâre, Şerâre ve Fürûzân adlı şiir kitaplarına telmihte
bulunuluyordu. Ne var ki, Ekrem'in bu yazıyı yayınladığı sıralarda Fürûzân
henüz yayınlanmamıştı. Ekrem Bey, bu eseri, yayın ilânına dayanarak tenkid
etmektedir.[3] Bu durum, münakaşanın
-artık- şahsiyâta dökülmüş bulunduğunun açık bir işaretidir.
Nâcî, bu hücümlara 1886 (1303)'da cevap
verdi. Onun cevapları da sert ve şahsiyeti hedef alır mahiyetteydi: "Bir
muallim-i edebin (!) -milletin şan mevkîine lâyık ve münâsib ve terakkiyât-ı
fikriyye-i âlemle mütenâsib surette edebiyâtına hizmet ist'dâdını hâiz olan-
bir nev-resîde-i edebe (!) ne türlü şaklabanlıklarla beyân-ı mütâlaa eylemekte
olduğunu -bâlâdaki sözlerini okuyarak- anlayan erbâb-ı dikkat 'bu ne
mahâret!" zemzemesiyle Ekrem Bey'in mütehâlikâne Zuhûrî koluna girişine
izhâr-ı hayret etseler becâdır."[4]
sözlerindeki alaycı ifadeler, cevabın sertlik derecesini açıkça ortaya
koymaktadır. Nâcî'nin bu cevabı üzerine hava iyice gerginleşir. Recâîzâde Ekrem
Bey Dahiliye Nezaretine baş vurarak bu kavganın bitirilmesini ister; devletin
müdahalesi ile münakaşa kesilir.
Bu kalem kavgasında ne Ekrem ne de Nâcî
tek başınadır. Zirvede kuvvetle devam eden çekişme, elbette, taraftarlar da
bulacaktı. "Muallim", eski edebiyata dair köklü bilgisiyle,
"Üstad" ise sanatın ne olduğu hususundaki dikkate değer fikirleriyle
etraflarını etki altında tutuyorlardı. Her ikisinin de etrafında geniş birer
halka teşekkül etmişti.
Nâcî, 11 Nisan 1893'te, 43 yaşındayken
bir "sekte-i kalp" sonucu öldü. Kendine büyük bir güven duyan ve bir
polemik ustası olan Nâcî'nin genç yaşta ölümü, Ekrem'i bir müddet için
rahatlatmış olsa bile, Nâcî'yi takip edenler onun ölümünden sonra da
bağlılıklarını devam ettirdiler.
Aşağıdaki örnekler, bu bağlılığın derecesini göstermek bakımından dikkat
çekicidir:
Ey mülûk-i sühenin gevher-i tâcı Nâcî
Remz-i ilm ü edebin nûr-ı serâcı Nâcî
Gaybdan kutb-ı zamânı soruverdim
nâgâh
Gûşuma hâtif-i gaybî dedi Nâcî, Nâcî[5]
Remzi Baba
İlm bir bahrdir ki tûfân-hîz
Şi'r ü inşâ o bahrin emvâcı
Sanki endîşedir sefîne ana
Nûh'dur ol sefînede Nâcî [6]
Ali Ruhi
Nâcî'yi bu derece yücelterek takip
edenler bulunduğu gibi, Ekrem'i takip edenler de vardı ve yenilik yolunda
yazdıklarını onun şöhretinden yararlanarak cesaretle yayınlıyorlardı.
1895 yılında münakaşa birden alevlendi:
Yenilik taraftarı gençlerden Hasan
Âsaf'ın Ma'lûmat gazetesine gönderdiği bir şiirde yer alan
Zerre-i nûrundan iken muktebes
Mihr ü mehe etmek işâret abes
beyti, gazetenin tenkitçisi tarafından
"kafiyesiz" olarak nitelendirildi. Çünkü abes ( ) ve muktebes ( ) kelimeleri aynı harflerle
bitmediği için "göz için kafiye" anlayışına aykırı düşüyordu. Hasan
Âsaf, bu şiiri yazarken Ekrem'in "kafiye kulak içindir" görüşünü esas
aldığını belirten bir cevap verdi. Bunun üzerine, Nâcî taraftarları hücumlarını
Ekrem'e yönelttiler.[7]
Mücadelenin yine sert bir şekilde devam
edeceğini hisseden Recâîzâde Ekrem, artık bir ekip çalışması yapmanın yollarını
aramaya başladı:
"1891 yılı martında İstanbul'da
Ahmed İhsan (Tokgöz) tarafından çıkarılmasına başlanmış olan Servet-i Fünûn,
isminden de anlaşılacağı gibi, başlangıçta, daha çok, fennî yazılara yer veren
bir dergi idi. Tevfik Fikret'in yazı işleri müdürlüğüne gelmesinden sonra[8] tam
bir edebiyat ve sanat dergisi halini almağa başladı. O zamana kadar türlü
dergilerde dağınık şekilde yazan ve avrupaî bir edebiyata tarafdar olan
gençleri bir tek derginin etrafında toplayarak Eski Edebiyat tarafdarlarına
karşı tek bir cephe kurmak isteyen Recâîzâde Ekrem, Mekteb-i Mülkiye'den
öğrencisi olan Ahmed İhsan'ı Servet-i Fünûn'un böyle bir yayın organı hâline
getirilmesi husûsunda râzı edince, Tevfik Fikret'i de derginin başına getirdi
ve, kısa bir zaman sonra, Servet-i Fünûn -memleketin sadece en büyük sanat ve
edebiyat dergisi olmakla kalmayarak-
Türk edebiyâtının modernleşmesinde çok mühim hizmeti bulunan bir organ
hâline geldi."[9]
Fikret'in yazı işleri müdürlüğüne
gelmesinden sonra, Servet-i Fünûn dergisi geniş, yenilik taraftarı, sanata
düşkün gençlerden kurulu bir kadroya kavuşmuş oldu.[10] Bu
kadronun en önemli isimleri şunlardır: Tevfik Fikret (1867-1915), Cenâb Şehâbeddin
(1870-1934), Hüseyin Suad (1867-1942), Hüseyin Siyret (1872-1959), Ali Ekrem[11] (A.
Nâdir, 1867-1937), Süleyman Nazîf (1869-1927), Ahmed Reşid (1870-1955), Fâik
Âlî (1876-1950), Süleyman Nesib[12]
(1866-1917), Celâl Sâhir (1883-1935); Hâlid Ziyâ (1867-1945), Mehmed Rauf
(1875-1931), Hüseyin Câhid (1874-1957), Ahmed Hikmet (1870-1927), Safvetî Ziyâ
(1875-1929; Ahmed Şuayb (1876-1910).
Bunlardan Cenâb Şehâbeddin, Fransa'da
tıp öğrenimi sırasında Fransız sembılizmini tanıma fırsatını bulmuş, özellikle
Paul Verlaine'den faydalanmış; bu suretle sembolizmin ( hayal unsurları başta
olmak üzere) üslûb özelliklerini kavramış, şiirin ne olduğu hususunda esaslı
bir birikime sahip olabilmiş bir şairdi. Servet-i Fünûn topluluğuna mensup
sanatçıların şiir anlayışında onun tesiri hayli geniştir.
Topluluğa katılışını, "Recâîzâde,
Tevfik Fikret'in Servet-i Fünûn mecmuasında yazı reisliğini üstüne aldığından
söz açarak oraya muntazam bir şekilde yazı yazmağa davet edince hemen razı
oldum. Ahmed İhsan'ın mecmuası, Tevfik Fikret'in arkadaşlığı, hele yazı yazmak
fırsatı öyle çekici şeylerdi ki uzun uzun düşünmeye imkân yoktu."[13]
sözleriyle anlatan Hâlid Ziyâ da -özellikle roman ve hikâye türündeki
başarısıyla- kadroyu kuvvetlendirmiştir.
Topluluğun bu şekilde kuvvetlenmesi ve
Batılı edebiyat anlayışını "organize bir şekilde" yaymaya
başlamaları, eski edebiyat taraftarlarının -hattâ yeniliği istemekle beraber
Servet-i Fünûncuları aşırı bulanların- tepkilerini arttırdı. İtirazlar şu
noktalarda toplanıyordu:
"1) Fransız edebiyâtına aşırı
bağlılıkları ile Servet-i Fünûncular, orijinal olmayan, tamâmıyle taklidçi bir
edebiyat meydana getiriyorlardı. 2) Bu edebiyât, aynı zamanda, memleketin genel
yaşayışı ile ilgisiz, gayr-ı millî, kozmopolit bir edebiyattır. 3) Dil ve üslûb
bakımından tutulan yol da, halktan uzak ve tamâmıyle sun'îdir. 4) Gerek
vokabülerinin sun'îliği ve gerekse Fransız şiirinden taşıdıkları hayallerin
acâibliği Türk şiirini anlaşılmaz hâle getirmiştir.
Bu son itiraz noktasında, Servet-i
Fünûn'culara en ağır hücûmu Ahmed Midhat yaptı. (...) Ahmed Midhat, Servet-i
Fünûn'cuların konuşma dilinden uzaklaşmakta gösterdikleri aşırılıktan
hoşlanmayarak, Sabah gazetesindeki meşhûr "Dekadanlar" makalesini
yayımladı (14 Mart 1897). (...) Onların şiirlerinde yeni hayâllerden ve arabça,
farsça tamlamalardan doğma anlam kapalılığına saldırıyordu."[14]
Devrin en büyük edebî otoritesi olan
Ahmed Midhat'ın bu çıkışı, eski edebiyat taraftarlarına cesaret vermiş ve
Servet-i Fünûncuları ilk anda sıkıntıya sokmuş olmakla beraber, hareketin devamını
engelleyecek çapta bir tesiri olmadı. Eski edebiyat taraftarlarını toparlayıp
sistemli bir mücadeleye girişecek bir otorite de bulunmadığı için, Servet-i
Fünûncular birkaç yıl içinde kendilerini kabul ettirdiler.
Ancak "ekip ruhu" sayesinde
şahsî düşüncelerini -muhaliflerini alt edinceye kadar- saklı tutan bu
sanatçılar, edebiyat sahasına iyice hakim olduktan sonra, şahsî düşüncelerini
de ortaya koymaya başladılar. Bazı eksiklikleri, yanlışlıkları dile getirdiler.
"Devir otoritesi" sanata bir disiplin getirse bile, her sanatçının
kendi düşüncelerini ifade edebilmesi edebiyatın gelişmesinde en önemli
faktördür. Onların bu yolda düşünce serdetmeleri, o devrin sanat anlayışına
renk katmıştır.
Yapılan tenkidlere önceleri tahammül
gösterildiyse de, Ali Ekrem Bey'in "Şiirimiz" adlı tenkidi, çok sert
ve fazla şahsî kabul edildiği için, bazı değişikliklerle basıldı (Kasım-Aralık
1900). Sert tepkilerle karşılaşan Ali Ekrem Bey dergiden ayrıldı,[15] onu
Ahmed Reşid, Sâmîpaşazâde Sezâî ve Menemenlizâde Tâhir Beyler takip etti. Böylece büyük bir yara alan
topluluk, daha sonra Ahmed İhsan'la da anlaşmazlığa düştü. Tevfik Fikret
dergiden ayrıldı. Onun yerine yazı işlerini üstlenen Hüseyin Câhid durumu bir
süre idare ettiyse de, Hüseyin Câhid tarafından yazılıp 16 Ekim 1901 tarihinde
yayınlanan "Edebiyat ve Hukuk" adlı makale "kışkırtıcı"
mahiyette görüldüğünden Servet-i Fünûn dergisi kapatıldı.[16] Kısa
bir süre sonra derginin yayınına izin verildiyse de Hüseyin Câhid yazı işleri
müdürlüğünden ayrıldı. Siyasî şartlar ağırlaşmış, sanatçıların bir kısmı, resmî
görevlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmışlardı. Esasen bedbin bir ruh hâline
sahip oldukları için bu durumdan fazla etkilenen Servet-i Fünûncular, -zaten
aralarında meydana gelen tartışmalar ve bazı menfaat çatışmaları yüzünden
birbirlerinden de soğumuş olmalarının tesiriyle- artık bir araya gelemediler;
edebiyatımızın en renkli devirlerinden biri olan Servet-i Fünûn devri böylece
kapanmış oldu.[17] Fakat, sanata büyük bir
sevgi ve tutku besleyen bu sanatçıların çoğu, topluluğun dağılmasından sonra,
Türkiye'de gelişen muhtelif sanat görüşlerine de -tıpkı Fransız edebiyatını
yakından takip ettikleri gibi- dikkatle takip ettiler; bir taraftan kendilerine
yöneltilen tenkidlere cevaplar verirken, bir taraftan da yeni sanat görüşlerini
benimseme eğilimi göstermekten de çekinmediler. Halid Ziyâ gibi kendine çok
güvenen ve ustalığı herkesçe kabul edilen bir sanatçı bile, Falih Rıfkı, Yakub
Kadri ve Ömer Seyfeddin'leri kastederek, "... ne zaman bunlardan birinden
güzel bir sahife okusam, parmaklarımda derhal aynı güzelliğe ulaşmak isteyen
bir gıcıklanma ürpertilerinin koştuğunu hissediyorum."[18]
Demek ihtiyacını duymuş olduğuna göre, onların yeniye açık olduklarını
rahatlıkla söyleyebiliriz. Onların değişime açık -belki de mecbur- olduklarının
başka bir delili de, yine Hâlid Ziyâ'nın, "Bugün gözlerimi şöyle bir
geriye doğru çevirip otuz şu kadar yıl içinde yazdığım şeylere bakarken,
bunları hep ayrı ayrı adamların yazıları gibi görüyorum. Ve elbette bugün yazı
yazarken Mâî ve Siyâh'ın, Aşk-ı Memnû'un yazarı ben
değilim..."[19] şeklindeki itirafıdır.
Servet-i Fünûn topluluğunun meydana
gelişi sırasındaki kavga, topluluğun teşekkülünde "hızlandırıcı
unsur" olmakla beraber, sanatçıların bir araya geliş sebepleri ile,
topluluğun edebî karakterinin oluşmasının sebeplerini ayrı ayrı değerlendirmek
gerekir. Çünkü, topluluğun kuruluşu bazı tesadüflere, edebî çekişmelere ve
(Ekrem Bey'in yaptığı gibi) büyüklerin yol göstermelerine bağlanabileceği
halde, bir "edebî anlayış"ın vücut bulması için daha esaslı ve
geçerli sebepler göstermek gerekir.
Başta Recâîzâde Ekrem olmak üzere,
Tanzimat sanatçıları, gerek teori gerekse uygulama olarak, "edebî
ortam"ı hazır hâle getirmişlerdi. Servet-i Fünûn dergisi bünyesinde bir
araya geldikleri zaman yaş ortalaması yaklaşık 25 olan bu gençler, hazır ortamı
değerlendirmek istediler. Birçoğu, daha genç yaşta, önemli bir dergide yazı
yazma imkânını elde etmiş olacaklardı. Tanzimatçıların gerek basın yoluyla,
gerek okullardaki öğretmenleri tarafından yapılan telkinler sayesinde derinden
etkiledikleri sanat heveslileri, onların Batı -bilhassa Fransız- edebiyatını
ülkeye taşıma gayelerine doğrudan muhatap olmuşlar, çok genç yaşta yeni edebî
oluşumlarla ve Fransız edebiyatıyla tanışmışlardır.
Tanzimatçıların çoğunun sonradan
öğrendikleri Fransızcayı onlar okullarda öğrendiler.[20]
"Onlar her şeyden önce (garp) dillerini öğrenmiş olmak fırsatını bulmuşlar
ve bu dlde meydana gelebilen edebiyat eserlerini baştan başa tanımışlardı.
Derin bir sanat ihtiyacıyle edebiyat görüşlerinin her safhasından zevk alma
sebeplerini araya araya geçip de bu dolaşmanın sonlarına gelince görmüşlerdi ki
(Doğudan) kendilerini tatmin edebilecek bir sermaye toplayamamışlar. Doğu,
ihtiyaç duydukları mestlik kâsesini
onlara sunamamıştı, bunu Batıda buldular. Ve bir kere de bulunca artık
kana kana onu içmeye koyulmuşlar ve âdeta sarhoş olmuşlardı."[21]
Hâlid Ziyâ'nın söylediklerinden anlaşıldığı
gibi, Servet-i Fünûncular Fransız diline
ve dolayısıyla da edebiyatına hayli âşinâdırlar. Bu, onların "yeni bir
edebî anlayış" etrafında toplanmalarını kolaylaştıran bir durumdur. Hâlid
Ziyâ, "...rastgele toplandıkları gibi gene tesadüfün sürüklemesiyle
emekleye emekleye yürümeye başladılar. O sırada kendilerine : 'Kendinize bir
yol çiziniz, yeni giriştiğiniz işin esas noktalarını göstererek yapmak
istediklerinizi söyleyiniz' deselerdi şaşıracaklardı. Hatta Edebiyat-ı Cedide
denilen bu grup bu yeni toplantıda
batıya doğrulmanın tecellileri görüleceği için bir başlangıç sözüne bile
lüzum görmedi, bunu aklından geçirmedi..."[22]
sözleriyle, Servet-i Fünûn topluluğunun rastgele toplandığını ifade ediyorsa
da, yeni bir edebî anlayışı -şuurlu olarak- benimseyen bu gençlerin, Ekrem'den
gelen davetin anlamını çok iyi kavrayarak bir araya toplandıkları rahatlıkla
kabul edilebilir. Nitekim, Servet-i Fünûn dergisinin edebî bir dergi havasına girdiği 256. sayıdan itibaren belli
bir sanat anlayışını hayata geçirmede gösterdikleri tutarlılık bunun en
kuvvetli delilidir. Ayrıca, Servet-i Fünûn topluluğunun kuruluşunu çok daha
yakından takip eden Ahmed İhsan Tokgöz'ün[23]
söyledikleri, bir araya gelişlerinde tesadüfün payının çok az olduğunu
düşündürecek mahiyettedir: "Tevfik Fikret, halindeki ciddiyetiyle,
fevkalâde metanet-i ahlâkiyesiyle, mütalaa ve muhakemesindeki istikamet ve
namusperverliği ile etrafındakilere bir hiss-i tevkir ve muhabbet ilka
eyliyordu.
Onu yakından gördükçe daire-i
mahremiyetine girdikçe meclubu oluyorduk. Servet-i Fünun matbaasındaki temas ve
münasebat evlerimize de intikal eylemişti. Fikret'in matbaaya devamı bir çok
erbab-ı edeb ü kalemi nâkabil-i mukavemet bir cazibe ile etrafına topluyor,
Aksaray'da Ağa yokuşunun altındaki peder-mande konağının köşesinde tesis
eylediği hücre-i iştigali de adetleri gittikçe artan muhibbânını tatil günleri
ve geceleri oraya çekiyordu.
Matbaanın sadık müdavimleri pazartesi ve
salı günleri mutlaka Hereke binasının birinci katındaki odamızda isbat-ı vücut
eyliyordu. Bunlar artık taayyün etmiş idi: Cenab Şahabeddin, Halit Ziya, Cavid,
Mehmet Rauf, Fâik Âli, Rıza Tevfik, Hüseyin Suat, Ahmet Hikmet, Süleyman Nesîb
(Sami Bey merhum), Süleyman Nazif (İbrahim Cehdî), H. Nazım, Hüseyin Daniş,
şair-i merhum Safa, Sîret, Safvetî Ziya, Celâl Sahir, Kemalzade Ekrem (Ayın
Nadir), Ali Suad, Hüseyin Kâzım Beyler bu kafile-i üdebayı teşkil eyliyordu.
Bazan bir kere Üstad Ekrem'in Beyoğlu'nda Firuz Ağa'daki eski hanesine
giderdik.
1331'den 1316 senesine kadar Servet-i
Fünûn sahaifini tezyîn eden âsâr-ı nefîse ve nâdire, hep böyle temaslarla,
ictimalarla, erbab-ı kalem arasında teşekkül eden fevkalâde bir istînas ve
muhabbet ile doğmuştu. Mahfel-i edebînin
âzâsından her biri diğeri hakkında son derece eser-i muhabbet gösterir[24], sonra
hepsi birden Fikret'e karşı bîhudûd bir
hiss-i takdîr ve tevkîr beslerdi."[25]
Servet-i Fünûncular, önlerinde
"hazır bir çığır" buldular. Bu, önemli bir avantajdır. Çünkü, bu
hazır çığırın iyi taraflarını alıp daha da geliştirmek, kötü taraflarını ise
işin başında tasfiye ederek yerine kendi "iyi"lerini koymak imkânına
sahiptiler. Yeniden kurmaktansa, ilkeleri büyük ölçüde belirmiş bir anlayışı
kendi sanat anlayışları doğrultusunda işleyip geliştirmek, elbette, daha kolaydı.
Servet-i Fünûn ailesinin teşekkülünden sonra, takipçisi oldukları Tanzimat
neslinin yaptıklarını da yeterli bulmadılar; edebiyatı tamamıyla yeni bir
anlayışla ele almak, onun teorik meseleleri üzerinde yoğunlaşmak istediler.
"Edebiyatın ne olduğu"[26]
meselesini ciddî boyutlarda düşünüp tartıştılar, tenkidlerde bulundular.
Üstad olarak kabul ettikleri Recâîzâde
Ekrem Bey'in güneşlerden en küçük zerrelere kadar her güzel şeyin şiir olduğuna
dair görüşünü büyük ölçüde benimsemiş olmalarına rağmen, onu da aşmak zorunda
olduklarının farkındaydılar: " Ma'mafih ref'-i mübhemiyet için ihtâra
hâcet görüyorum ki güzellik şi'rin bir şartı olduğu halde her güzel şey şi'r
değildir. Meşâhir-i üdebâmızdan birinin bu yoldaki ta'rifi elyevm mecrûh
görülüyor. Kusursuz bir heykel hiç hâiz-i şi'riyyet olmaksızın güzel olabilir.
Yeni bir bina pek güzel olduğu halde hâiz-i şi'riyet olmayabilir. Binâenaleyh
ale'l-ıtlak her güzel şey şi'r değil, fakat ancak hiss ü hayâli tahrik eden
güzel şeyler şi'rdir."[27]
Kendi kendilerini de -çoğu zaman
objektif ölçüler içinde- tenkid ettiler. Harcadıkları bu mesai, onlarda muayyen
bir edebî anlayışın kökleşmesini kolaylaştırmıştır.
Servet-i
Fünîn sanatçılarının çoğu, ruhen birbirlerine yakın, içe dönük, santimantal, gelecek
konusunda karamsar, ağırlaşan siyasî şartlar karşısında bıkkın, doğrudan bir
mücadeleyi göze alamayacak kadar çekingen insanlardı. Sanatları da -ister
istemez- bu ruh hâline uygun bir mahiyette şekillenmiştir.
Nâmık
Kemâl'in bir mektubundan alınan aşağıdaki parça ile, Ahmed Reşid (Rey)'in şu görüşü, aradaki tutum farkını açıkça
ortaya koymaktadır:
"Biz
ibtidâ şi'rimizi kendimize te'sîr ettiği gibi herkese dahî te'sîr edecek ve
tezhîb-i ahlâk ve ıslâh-ı efkâra medâr olacak bir hâle getirmeliyiz de ondan
sonra şi'ri tervîc etmeliyiz."[28]
"...
şi'rin gayesi: Birtakım hissiyât-ı bedî'a ile berâber bir te'sîr-i aslî tebliğ
etmekten; yani edebiyatın gayesi yine kendinden ibarettir Bunda şübhe
edilemez."[29]
Nâmık
Kemâl'in kullandığı tezhîb-i ahlâk ve ıslâh-ı efkâr tabirleri ile Ahmed
Reşid'in hissiyât-ı bedî'a ve te'sîr-i aslî tabirleri, anlamlı ve onların sanat tercihleri
ile doğrudan ilgilidir.
Ahmet
Hamdi Tanpınar, Mâî ve Siyâh'ın kahramanı Ahmed Cemîl'i, Yahya Kemâl ve Ahmed
Hâşim'in şiirleriyle ilgili olarak, şöyle konuşturur:
"-
Ben ondan bir şey anlamadım, ne de Ahmed Hâşim'den... Her ikisi de şüphesiz
başka başka şahsiyetler... Fakat eksik noktalarında birleşiyorlar, ikisinde de
bir taraf, yani nasıl diyeyim, bir şey, frenklerin sentimantalite dedikleri şey yok mu, işte o eksik, onun için
şiirleri kupkuru... İkisinde de şiire sermediyetini veren o ruhtan eser yok;
bizce ağlamak şiirin...
(...)
-
Daha iyisi affinite
deyiniz, zaten şiir de tebellür
etmiş göz yaşı demek değil midir? Bütün samimiyyetini, müessiriyyetini buradan
almaz mı? Doğrusunu söylemek lâzım gelirse, biz elde mendil bir edebiyat
yaptık, çünkü samimî idik."[30]
"... insan talihiyle beraber doğar,
bizim talihimiz memnun olmamak ve intibak edememektir."[31]
Tanpınar, Hâlid Ziyâ'nın Mâî ve Siyah
romanı için, "Türkiye'de nesli adına konuşan ilk eserdir,
denilebilir"[32]
diyor. Ahmed Cemîl, başta Tevfik Fikret ve Cenâb olmak üzere, bütün Servet-i
Fünûn neslinin temsilcisi olarak bu romanda yer alır. Yazar, onun
davranışlarını o nesle göre düzenlemiş; Tanpınar da, yaptığı hayâlî mülâkattaki
sözleri o nesle göre söyletmiştir.
Ahmed Cemîl'e söyletilen "... bizim
talihimiz memnun olmamak ve intibak edememektir" sözleri, derin bir
karamsarlığın; "... biz elde mendil bir edebiyat yaptık." sözleri de aşırı
bir duygululuğun ifadesidir. Aslında Servet-i Fünûn sanatçısının aslî ruh
dünyasını temsil eden bu karamsar ve duygulu hava, zaman zaman çok aşırı
boyutlara vararak bunalımlı bir ruh hâline dönüşmüştür. Bu sebeple, Servet-i
Fünûn sanatçıları ,sık sık, belirgin bir kaçış psikolojisi içine
düşerler. Mevcut ortamdan kaçıp kurtulma isteğini onların birçok eserinde
görmek mümkündür. İçe kapanma, tabiate sığınma, uzak ülkelere göçme, hayal
dünyasına dalma tarzında karşımıza çıkan bu kaçış psikolojisi, Servet-i Fünûn
sanatını -özellikle de şiirini- kuran önemli bir etkendir.[33]
Ortak duyuşun ortak bir edebî tutumu
hazırlaması tabiîdir. Hâlid Ziyâ'nın, rastgele toplandıkları yolundaki görüşü
doğru olsa bile, ortak bir duyuşa sahip olmaları sebebiyle, kısa zamanda aynı
edebî tutumu benimsedikleri ve bunu sistematize ederek "edebî tavır"
hâline getirdikleri rahatlıkla söylenebilir.
Servet-i
Fünûncular, edebiyatı, belli ilkeleri, kanunları olan bir "bilim"
olarak kabul ettiler ve Batıdaki edebiyat teorileri ile yakından ilgilendiler.
Tanzimat'ta da Batıdaki edebî cereyanlara karşı hassasiyet vardı ve tanınmış
Batılı sanatçıların eserlerini okuyup onları örnek alan eserler vermeye
çalışmakla beraber, Batıyı -Servet-i Fünûnculara göre- daha geriden takip
edebiliyorlardı. Servet-i Fünûncular ise, gerek edebiyat teorilerini, gerek
akımlarını ve bunlarla ilgili uygulamaları daha yürürlükteyken takip etme ve
eserlerinde -kısmen- kullanma imkânına sahip idiler.[34]
Hâlid Ziyâ, kendilerinin Batı edebiyatlarından faydalanma konusundaki
avantajlarını şöyle anlatmaktadır: "Edebiyat-ı Cedide'nin (...) bir
hizmeti varsa oda, batı edebiyatından sanatın usullerini, hadiseleri görüp
kavrayıp bunları değerlendirmek, yazıya geçirebilmek vasıta ve imkânlarını alıp
başarı ile bizde de tatbik edebilmiş olmasıdır. Ve bu husustaki en belirli
meziyeti şudur: Tanzimat edebiyatı, meselâ Fransız edebiyatıyle münasebetinde
Chateaubriand'la Volney'den; nazımda da Corneille ve Racine'leri ihmal ederek
ancak Victor Hugo'nun sanatının başlangıcından Lamartine'e ve Musset'ye kadar
inmişken, Edebiyat-ı Cedide aradaki uzun mesafeyi, ancak genç bacaklarda
bulunabilecek bir kuvvet ve cesaretle, yalnız bir hamlede aşıvermiş ve bütün
son çağ edebiyatını kucaklıyarak, kendisiyle aynı yaşta ve aynı çağda bulunan
batı edebiyatı şahsiyetleriyle birlikte yaşamaya başlamıştı."[35]
Cenâb'ın görüşü de bundan farklı değildir: "Bizim edebiyat mevzuundaki
incelemelerimizin daha geniş olması tabiî ve gerekliydi. Çok erkenden Fransız
edebiyatı ile tanışmaya, alış verişe başlamıştık. Öyle sanıyorum ki biz
'edebiyat'ın ne demek olduğunu, nazmın ve nesrin asıl manasının ve gayesinin ne
olduğunu daha iyi anladık ve bunun neticesi olarak meselâ üstad Süleyman
Nazif'in nesri, Kemal Bey'in nesrine nisbetle, büyük bir ilerleme teşkil eder.
Bunda şüphe yoktur. Fikret'in nazmı Hâmid'in nazmına göre; Halit Ziya'nın
hikâyeleri Kemâl'in ve Sezai'nin[36]
romanlarıyle karşılaştırıldığı zaman yine öyledir." [37]Bu,
onların belli bir edebî anlayışı kavrayıp benimsemelerini kolaylaştıran en
önemli faktörlerdendir.
Şiir, Türk edebiyatının - çok geniş bir
coğrafyaya dağılmış bulunan Türk Dünyası edebiyatları dahil- her devresinde
önemli bir yere sahiptir. Şiir, çok sayıda mensur eserin yazıldığı devrelerde
bile -milletimizin şiire düşkünlüğü dolayısıyla- büyük ilgi görmüştür. Edebiyat
yoluyla toplumu ileriye götürmek, Batılı yaşayışı tanıtmak ve benimsetmek gibi
-edebiyat dışı- gayelere ağırlık veren Tanzimat döneminde bile, şiirin belli
bir ağırlığı vardır.
Mensuplarının
çoğu şair olan, şiirle uğraşmayanlarının çoğunun da şair tabiatli olduğu
bilinen Servet-i Fünûn döneminde ise, şiir iyice öne çıkmıştır. "Servet-i
Fünûn hareketinin, Türk edebiyâtını kesin olarak modernleştirirken, büyük bir
hızla sonuç aldığı ilk edebî nevi şiirdir.
Servet-i
Fünûn hareketinin şiirde ilk ele aldığı husûs, Tanzîmât devrinde Türk şiirini
modernleştirmek için ortaya konulup tamâmıyle gerçekleştirilemeyen esâsların
kesin olarak gerçekleştirilmesi olmuştur. Bu esâslar arasında, önce, şiirin dış
görünüşü geliyordu. Bir intikal dönemi olan Tanzîmat devrinde Türk şiiri -şekil
bakımından- hem doğu ve hem de Batı şiirine bağlı kalmış, Dîvân şiiri ile
Fransız şiirinin şekillerini birlikte kullanmıştı. Bu te'sîr ile yetişmiş bulunan
Servet-i Fünûncular da ilk şiirlerinde Dîvân nazmının şekillerini
kullanmışlarsa da, hareket başladıktan sonra, bu şekilleri derhâl
bırakmışlardır."[38]
Ekrem-Nâcî kavgasının iyice bilediği Servet-i
Fünûn sanatçıları, şiirin dış yapısını değiştirme konusunda hayli cesaretli
davranmışlar; esasen modernleşmede yetersiz buldukları Tanzimatçıları aşmayı da
hedef olarak seçmişlerdir.
Servet-i
Fünûn dönemi, Türk şiirinin genel gidişini değiştirmek açısından, Tanzimat'tan
çok önde olduğu gibi, kendisinden sonra gelen Fecr-i Âtî ve Millî Edebiyat
döneminden de ileridedir. Divan edebiyatıyla ilgisini devam ettirmesi yönüyle
Tanzimat, kısmen Halk edebiyatına bağlanışı yönüyle de Millî Edebiyat daha gelenekçi sayılabilir. Servet-i Fünûn şiiri ise
-özellikle şiir dili, imaj örgüsü, nazım şekli ve âhenk unsurlarını kullanış
yönünden- Türk şiirinin 1940'lara kadar yaşadığı en köktenci değişiklere sahne
olmuştur.
Dönemin
en önemli şairlerinden Tevfik Fikret'in "Lisân-ı şi'r, lisân-ı tahassüs,
lisân-ı rûhtur. İfâdemizi rûhumuzun temâyülât-ı bedâyi'-perestâne ve
teheyyücât-ı hakaayık-cûyânesine tatbîk eder, kalemimizi kalbimize rabteylersek
lisân-ı şi'r ile ifâde-i merâm etmiş oluruz; söylediğimiz şeyler şiir olmasa
bile şâirâne olur."[39]
sözleri, Servet-i Fünûn sanatçılarının hususî bir şiir dili yaratma çabası
içinde olduklarını, hattâ bunu bir "şiir dâvâsı" olarak kabul
ettiklerini gösteriyor.
Şairin
ilgisini çeken, onun ruhunda -kımıltıdan fırtınaya- bir dalgalanma meydana
getirebilen her şeyi içine alacak kadar genişleyen bir şiir çerçevesi... Bu
çerçevenin içine özellikle aşk, tabiat, iç sıkıntısı zamandan şikâyet, aile
hayatı, şahsî hayat girecek ve Servet-i Fünûn şiiri -topluluk dağıldıktan sonra
çoğalan sosyal temalara rağmen- ferdî
ve ferdiyetçi bir şiir olarak ortaya
çıkacaktır. Fakat bu ferdîlik, şiire her şeyin konu olabileceği düşüncesinin
sınırlandırılması olarak düşünülmemelidir. Meselâ, tabiatin filan yönü şiire
konu olabilir ama falan yönü olamaz şeklinde bir kısıtlama söz konusu değildir.
Bu
geniş çerçevenin içi rastgele mi doldurulacak? Servet-i Fünûn şairi, bir
taraftan zengin bir hayal gücüne, bir taraftan da çok disiplinli bir şiir
mimarîsine yaslanarak şiir söyler. Hayal gücü kuruluğu, mimarî de
başıboşluğu önlediği için, Servet-i Fünûn şiiri -teknik yapı bakımından-
Tanzimat şiirinden de Millî Edebiyat dönemi şiirinden de kuvvetlidir[40].
Tabiî, şiirin fikrî ve ideolojik etkisi esas alınırsa bu hükmün geçerliliği
kalmaz. Çünkü hem Tanzimat şiiri hem de Millî Edebiyat dönemi şiiri -özellikle
Genç Kalemler döneminde- fikrî ve ideolojik yönden daha zengindir.
Servet-i Fünûn şiirinin dilini, iki
yönden değerlendirmek gerekir: (a) Yabancı ve alışılmamış kelimeler kullanma ve
(b) şiir âhengine hizmet eden ses değeri yüksek
ve imajinatif zenginliğe sahip kelimelere düşkünlük.
Tanzimatçılar -özellikle birinci nesil
sanatçıları- geniş kitlelere edebiyat vasıtasıyla mesaj ulaştırmak amacını ön
plânda tutmalarının tabiî bir sonucu olarak, sanat eserinin halk tarafından da
anlaşılmasına önem verdikleri için, mümkün mertebe sade bir dil kullanmak
istemişlerdi. Dilde "Tabiate ittiba' etme"[41] olarak
özetleyebileceğimiz bu tutum, özellikle Tanzimat nesrinde daha geniş bir
uygulama alanı bulmuştur. Servet-i Fünûn sanatçılarının ise, asıl amacı sanat
yapmaktır. Onlar, zaman zaman sosyal meselelere yer verirken bile, sanatı ihmal
etmemeye özen göstermişlerdir. Tabiî, onların bir nevi tutku hâlinde
benimsedikleri bu sanatlı söyleyişte -alışılmışın dışında kelime, tâbir ve
tamlamalar kullanma şeklinde- aşırıya gidişleri, bazı sanatçıların tepkilerine
de yol açmıştır. Fakat Servet-i Fünûn şairleri, yaptıkları işin farkındaydılar;
dolayısıyla, kendilerine yönelen tenkidlere -yine estetik boyut önde olmak
üzere- cevap vermekten geri durmadılar. Cenâb Şahâbeddîn'in, kendilerini dekadan[42] olmakla
suçlayanlara verdiği şu cevap, onların dil konusundaki tutumlarını da göstermek
açısından önemlidir: "Bizim yazdıklarımız birer nümûne-i inşâ değildir:
Biz efkâr ve hissiyâtımızı yazıyoruz; eğer ruhumuzda güzel bir his, güzel bir
fikir varsa.. Eğer bir hakikat-i hariciye bize bir şi'riyetle mahsus olmuş ise
biz onu söylemeğe, onu anlatmağa özeniyoruz. Bizce maksat âsar-ı kalemiyemizin
güzelliğidir; bizim bütün âmal ve mesaimiz oraya, daima o güzelliğe
mün'atıftır. Ne yapıyorsak eserlerimizi hedef-i san'at olan hüsn-ü mücerrede
yaklaştırmak için yapıyoruz. Lisanın mişvar-ı nahvîsini değiştirmek bizim
fikrimizden uzak bir maksattır. Fen, felsefe, ahlâk gibi lisan da bizce maksat
değildir, bizim onlara müracaatimiz yine mehasin-i san'ata hizmet içindir. Bir
fikr-ifelsefî veya ahlâkîyi istihdam ederiz. Bunun gibi hiç bir zaman yeni bir
vasf-ı terkibî göstermek için yeni bir satır yazmadık, ancak yeni bir fikri
anlatırken yeni bir vasf-ı terkibî yaptığımız vâki oldu. Eğer bizim
satırlarımızda yeni vasf-ı terkibîler görülüyorsa bunları bir binânın malzemesi
gibi telâkki etmeli, erkân-ı mimariyesi gibi telâki etmemeli.
Edebiyat-ı hazıranın fen, felsefe,
ahlâk, lisan itibarıyle meziyetleri olsa da asıl meziyeti meziyet-i san'at,
meziyet-i edebiyedir. (...) Sahte elfazda yüzmek kurun-ı vustanın tarz-ı
intikadı idi."[43]
Edebiyat sanatının başlıca gayesinin
kusursuz güzelliğe ulaşmak olduğu kabulüne dayanan bu görüşler, diğer Servet-i
Fünûn şairlerince de genellikle benimsenmiş ve bu yolda uygulamalara önem
verilmiştir.[44]
Servet-i Fünûn şairleri, konuşma
dilinden çok ayrı olmak bir yana, o güne kadar alışılagelmiş yazı dilinden de
hayli uzak, sun'î bir şiir dili yaratmışlardır.[45]
Fakat yarattıkları bu sun'î dili çok sağlam bir âhenk süzgecinden geçirmeye de
özel bir önem verirler.
Senin bahâr-ı nâtıkın,
Senin bahâr-ı mutribin,
Senin leb-i mu'âşıkın,
Senin leb-i mühezzibin,
Gelir
dehân-ı rûhuma![46]
kıtası, bir anlam yükünü hedeflemekten çok, âhenk
örgüsünü hedeflemektedir. Kuvvetli bir ritmik dokuya sahip olan bu kıta,
çok özel bir şiir dilinin peşinde koşulduğunu gösteriyor. Başka bir açıdan
bakıldığında, şiirde yalnızca senin ve gelir kelimelerinin Türkçe oldukları görülecektir.
Fakat onlara yönelen tenkidler, kelime hazinesindeki yabancılaşmadan çok,
alışılmamış tabirlerden kaynaklanmaktadır.[47]
Servet-i Fünûncular, rengi, şekli olmayan varlık veya kavramlara renk ve şekil izafe eden tamlamalar
kullanıyorlardı: Sâât-ı semen-fâm (yasemin renkli saatler, zaman), havf-i siyah (siyah korku), bûse-i
muzî (parlak, aydınlık buse), siyeh-berk-i şeb (gecenin siyah
yaprağı), intizâr-ı siyeh-reng (siyah renkli bekleyiş) vb.
Bu
ve benzeri uygulamalarından dolayı kendilerine yöneltilen tenkidlere Cenâb'ın
verdiği cevap inandırıcı ve zekîcedir: "... Pek köhne olan baht-ı siyah
tabiri, mutlaka yazılacak olan tehevvür-i hûnîn, fütûr-ı bî-reng, muhabbet-i
gülgûn tabiratı, yahut bugün yazılan
yeşil rüya, mai hülya, havf-i siyah tabirleri gerek lafzen, gerek
hayalen baht-ı siyah terkibinden
kusurlu mudur? Niçin şu baht-ı siyah tabiri
hiç itiraza uğramamış, İran'dan nadir bir şal gibi maalmemnuniye naklolunmuş
iken meselâ havf-i siyah tabirine
ilişmeli? (...) Şiddet-i gayz ve gazaptan bütün uruk-ı vechiyesi kanla dolmuş
bir adamın -bir tarz-ı mûcizde- tarif-i infiali için tehevvür-i hûnîn tabirini kullanmak (...)
pek münasebetsiz bir hareket-i kalemiye midir?"[48]
Servet-i
Fünûncular, lügatlerde rastladıkları -hattâ özellikle arayıp buldukları- ses
yönüyle zengin kelimeleri -Türkçede daha önce kullanılmamış olmalarına
bakmaksızın- şiirlerinde kullanmak gibi bir yola da girmişler; hattâ Arapça ve
Farsçada bulunmayan bazı kelimeler icadından da çekinmemişlerdi. Bu tür
kelimelerin ses değerinden yararlanmak istediler. Ayrıca, bu ve benzeri
kelimelerle hande-i tulû'-ı hayâ, ra'd-ı heyâhây-ı veleh-zâ-yı sufûf, berk-i
çekâçâk-i şerer-nâk-i süyûf, reng-i hakîkat-nümâ-yı ye's ü hicâb, reşâşe-i
seyl-âb-ı ömr-i mevc-â-mevc, necm-i felâket-medâr-ı şübbân gibi üçlü,
dörtlü, beşli tamlamalar kurdular. Bu tutum, onların şiir dilini zor anlaşılır
hâle getirmiştir. Bu sun'î şiir dili,
çoğunu topluluğun dağılmasından sonra kaleme aldıkları sosyal gayeli şiirlerde -büyük ölçüde- tabiî bir nazım diline dönüşür.[49]
Tanzimat'ın ilk nesli, nasıl hitap ettiği kitlenin anlayacağı bir dili tercih
etmişse, Servet-i Fünûncular da -tamamen geniş kitlelere yönelememişlerse bile-
"maksada muvafık" davranmaya çalışmışlardır. Fakat onlar için esas
olan âhenkti. Sade söylemeye çalıştıkları zamanlarda bile, şiirin bir âhenk sanatı olduğu görüşüne hep bağlı
kaldılar.
Servet-i Fünûn şiirinin önemli
özelliklerinden biri, şekil meselesinin hemen hemen kökünden halledilmiş
olmasıdır. Ekrem ve bilhassa Hâmid'in eski nazım şekillerine kayıtsızlıkları,
"tarz-ı kadîmi hercümerc etmek" açısından önemli bir adım olmakla
beraber, sağlam ve orijinal nazım şekillerinin vaz'ı konusunda Servet-i Fünûn
sanatçıları kadar başarılı sayılamaz. Hâmid'in çok sonraları ulaştığı şekil
serbestliğini Tanzimat devrinin başarı hanesine kaydetmek ne kadar doğru olur?
"Bir intikal dönemi olan Tanzîmât
devrinde Türk şiiri -şekil bakımından- hem Doğu ve hem de Batı şiirine bağlı
kalmış, Dîvân şiiri şiiri ile Fıransız şiirinin şekillerini birlikte
kullanmıştı. (...) Onların kullandıkları nazım şekillerini üç guruba ayırmak
mümkündür: 1. Fıransız şiirinden aynen alınanlar (sone), 2. Dîvân şiirinden
alınıp değiştirilerek Fıransız şiirinin Fıransız şiirinin serbest nazım
şeklinden tamâmıyle farksız hâle getirilenler (serbest müstezâd), 3. Ne Dîvân
şiirinde ve ne de Fıransız şiirinde bulunmayıp kendi kendilerine îcâd ettikleri
ve nazımda geniş bir kafiye kolaylığı sağlayanlar. Böylece Türk şiiri, nazım
şekilleri bakımından, tamâmıyle modernleşmiş oldu."[50]
Servet-i Fünûn şairlerinin nazım
şeklinde yaptıkları değişikler, elbette, birdenbire olmamıştır. Önceleri, üstad
olarak kabul ettikleri Hâmid ve Ekrem'in tesirinde kalan bu sanatçılar,
Servet-i Fünûn topluluğunun kuruluşundan sonra, kademe kademe ilerlemişler ve
Prof. Akyüz'ün tabiriyle, "modernleşme" hamlesini o devirde
getirilebileceği son noktaya getirmişlerdir.
Bu merhaleleri, Tevfik Fikret'in Müstezâdlarımız
başlıklı edebî musâhabesinden takip
etmek mümkündür: Fikret bu yazısında, her mısraı aynı uzunlukta ve aynı vezinde
olan şiirlerin "tab'-ı rakîk-i şâirâneye kelâl-bahş" olduğunu ileri
sürer. Ona göre, alışılagelmiş mısra yapısı -hele uzun şiirlerde- rahatsız
edici bir monotonluk yaratmaktadır. Fakat bu hususu ortaya atmak için önce
fikri ortaya atıp tartışmak yerine, tasarılarını deneyip, yapılacak itirazlara
göre de savunmaya geçmenin doğru olacağını düşünür. Şu uygulamaları yapar:
|
Feyz-i
bahârdır deheninden uçan ziyâ; Bekler
çiçek açılmak için ibtisâmını, Bekler
hubûb için o seher-hîz olan sabâ Bir hırâmını. |
--.
/ -.-. / .--. / -.- --.
/ -.-. / .--. / -.- --.
/ -.-. / .--. / -.- -.-.
/ - |
|
Envâr-ı
ismetinle tecellî edince sen Enzâr-ı
aşk önünde olur mâ'il-i sücûd; Bulmuş
kadar lâtîfsin,ey gonce-i pîrehen, Rûhdan vücûd! |
--.
/ -.-. / .--. / -.- --.
/ -.-. / .--. / -.- --.
/ -.-- / - -.- / -.- veya --.- / .-- / --.- / -.- -.-
/ .- |
|
Rahmet
biter, bulut dağılır, mihr-i nev-bahâr Âfâka
lem'a-rîz oluyorken hazîn hazîn, Eyler
çiçeklerin biri bir hande âşikâr.. Sen o handesin! |
--.
/ -.-. / .--. / -.- --.
/ -.-. / .--. / -.- --.
/ -.-. / .--. / -.- -.-
/ .- |
Şair, yaptığı bu uygulamalarla,
müstezadın alışılmış Mef'ûlü / Mefâ'îlü / Mefâ'îlü / Fe'ûlün ; Mef'ûlü /
Fe'ûlün şeklindeki kalıbını kırmış, bu suretle yeni bir ritm elde etmeye
çalışmıştır. Onun bu denemelerine daha sonra arkadaşları da katılırlar.
Fikret'e göre, asıl başarının sahibi Cenâb olmuştur: " Geçen seneye
gelinceye kadar müstezâdlarımız bu derece-i tegayyürde kaldı. Ara sıra müstezâd
nev'inden bazı şeyler yazılıyor, lâkin hiç birine evvelkilerden başka bir şekil
verildiği görülmüyordu. Derken Servet-i Fünûn'un geçen seneki nüshalarından
birinde Cenâb'ın Riyâh-ı Leyâl sernâmeli manzûmesi neşrolundu. Riyâh-ı
leyâl istenildiği gibi tasvîr edilmek için bir silsile-iesvâd ister;
öyle bir âhenk ister ki hevânın keyfine göre değişmeli; çılgın rûzârlar gibi
gâh ıslık, gâh boru çalarak.. bazan kahkahalarla, bazan ağır ve sürekli
uğultularla inleyerek devam etmeli. Bu tahavvülât-ı savtiyyeyi yalnız kelimeler
üzerinde husûle getirmek mümkün olamayacağını bilen şâ'ir-i sâhir veznin de
mu'âvenet-i kabiliyyetine mürâca'atle şöyle bir müstezâd vücûda getirmişti:
|
Ey
gizli kebûterlerin âheste sürûdu, Ey
mirvaha-i lâne-i mürgān, Ey bâd-ı hırâmân.. Âfâka
inince gecenin sütre-i dûdu, Başlarsın
ufukdan seyelâna Bâlîn-i cihâna, Ol
dem ki olur, ey tarab-âmûz-ı hayâlât, Bir
nây-ı zümürrüd gibi nâlân.. Ol
dem ki................................ilah"[51] |
--.
/ .--. / .--. / .-- --.
/ .--./ .-- --.
/ .-- --.
/ .--. / .--. / .-- --.
/ .--. / .-- --.
/ .-- --.
/ .--. / .--. / .-- --.
/ .--. / .-- --. ..............................vb. |
Cenâb'ın
şiirinde veznin daha rahat ve sık değişen cüz'lerle kullanıldığı görülüyor.
Şiirin tamamı 18'er mısralık dört bendden meydana gelmektedir. Mısraların
düzeni her bendde aynıdır:
|
BİRİNCİ
BEND |
İKİNCİ
BEND |
ÜÇÜNCÜ
BEND |
DÖRDÜNCÜ
BEND |
|
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
|
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
|
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
|
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
|
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
|
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Mef'ûlü
Mefâ'îlü Mefâ'îlü Feûlün Mef'ûlü
Mefâ'îlü Fe'ûlün Mef'ûlü
Fe'ûlün |
Fikret'in bu şiiri beğenişi, daha önceki
müstezâdların kalıplaşmış yapısının değiştirilmiş olmasındandır. Cenâb, şiirin
her şeyden önce bir âhenk sanatı kabul ettiği için, tabiatin seslerini taklid
eden bir şiir dili kullanmaya özel gayret sarfetmiştir. Bunun sağlanması için
nazım şekilleriyle oynamak gerektiği zaman bundan da çekinmemiştir.
Servet-i Fünûn şairleri, yeni bir takım
nazım şekillerini cesaretle denedikleri
gibi, Batıdan da en çok sone[52]ye
itibar etmişlerdir. Fakat soneyi olduğu gibi almak yerine birtakım
değişiklikler yapmaları, onların şekil konusunda herhangi bir geleneğe
bağlanmaktan kaçındıklarını düşündürmektedir.
|
BERK-İ HAZÂN |
ELHÂN-I HAZÂN |
|
İLK MAHABBET |
|
|
... hazân-dîde a ... meyve-bârından b ... ümmîde a ... gusûn-efken b ... izhâr c ... gülşen b ... bahâr c ... havâlarda d ... geşt ü güzâr c ... yerde d ... gam-efzâya e ... bir derde d ... gabrâya e ... ile ben f ... sevdâya e ... beni sen f ... berk-i hazân g ... her yerden f ... ey perî gönlüm h ... ümmîde a ... serserî gönlüm h |
... ihtizârında ... elvâhı ... eşbâhı ... kenârında ... seyyâhı ... zârında ... civârında ... ervâhı ... eyler ... derdinde ... keder ... emelim ... zerdinde ... bekleyelim |
a b b a b a a b c d c e d e |
... terâneleri ... ihtizâz etti ... eseri ... gitti ... sebebi ... lâzımdır ... lâtîfe gibi ... aşkımdır ... sükût ... eyyâmın ... uzaklaşırım ... tâbût ... sevdâmın ... taşırım |
a b a b c d c d e f g e f g |
Servet-i Fünûn şairleri zaman zaman terza-rima[53]yı da
denemişlerdir. Fakat sonede olduğu gibi, terza-rimada da değişiklik yapmayı
tercih ettikleri görülür. Çeşitli geleneklere bağlı nazım şekillerini
değiştirerek kullanmaları, Servet-i Fünûncuların yavaş yavaş serbest nazm[54]a hazırlık
yapmaları olarak yorumlanabilir. Gerçekten, bu dönem şairlerinin çok şahsî
tutumlarla, hayli serbestleştirilmiş şiirler yazdıkları da görülür:
SEN OLMASAN
Sen olmasan... Seni bir lâhza
görmesem yâhûd
Bilir
misin ne olur?
Semâ, güneş ebediyyen kapansa, belki
vücûd
Bu leyl-i serd ile bir çâre-i
te'ennüs arar,
Ve
bulur;
Fakat o zulmete mümkün müdür
alışdırmak
Bütün güneşle, semâlara beslenen
rûhu,
Bu
rûh-ı mecrûhu?..
Sen olmasan... Seni bulmak olsa
muhâl,
Yaşar
mıyım dersin?
Söner ufûlüne bie lâhza kāil
olsa hayâl;
Soğur, donar, kırılır senden
ayrılınca nazar;
Ne
hazîn
Gelir hayât o zaman hem vüvûda, hem
rûha!
Yaşar mıyız seni kaybetsek âah ben,
kalbim,
Bu
kalb-i muztaribim?..
Sen olmasan... Bu samîmî bir i'tirâf
işte:
Sen
olmasan yaşamam.
Seninle râbıtamız hoş bir i'tilâf
işte;
Fakat bu râbıta hâlî mi rûhu
ezmekden?..
Akşam
Gurûba karşı düşündüm sükûn içinde
bunu:
Fenâ değil sevişip ağlamak, fakat
heyhât,
Bükâya
değse hayât!...[55]
Bir edebî eserin insana zevk veren
yönünü meydana getiren unsurlarından biri de âhenktir. "Âhenk tabirini, bir
edebî eseri (ses yönünden) pürüzsüz kılan, bizde bir mûsıkî vehmi
uyandıran temel ses unsuru mânâsında kullanıyoruz.
Başlıca âhenk unsurları alliterasyon,
assonans; vezin ve kafiyedir. Bunların ilk ikisi armoniyi,
vezin ve kafiye ise ritm
temin eder. Alliterasyon, assonans ve kafiye ses, hece vekelimelerin tekrarına,
vezin de hecelerin belli esaslara göre düzenlenmesine dayanır."[56]
Şiirin etkileyici ve coşkulu olabilmesi,
büyük ölçüde, âhenkli oluşuna ve âhenk-anlam bütünlüğüne bağlıdır.
Türk şiirinde veznin ritm unsuru olarak
en şuurlu kullanıldığı devir Servet-i Fünûn'dur. Veznin çeşitli imkânlarını her
fırsatta değerlendirmekten geri durmayan Servet-i Fünûn şairi bu hususta hayli
mesafe katetmiştir.
Cenab Şahabeddin'in vezinle ilgili şu
yorumu, o devirde veznin ne olduğuna dair çok esaslı fikirler yürütüldüğünü
göstermektedir:
"Hindistan'dan dönemedi!
Mısraında -ki iki dörtlüktür- ilk dört
heceli parçayı son dört heceli parça ile müsavi kıymette tanıyan bir âhenk
ölçüsüne itimat câiz olabilir mi? Hangi sanatkâr kulağıdır ki musıkiden bir iki
kirişlik nasibi olsun da dört tannan sakinden mürekkep "Hindistandan"
sözünü dört sönük harekeli "dönemedi"
fiili ile aynı sıklet, aynı hacim ve aynı kıymet-i lafziiyede tanısın!
Benim hissime göre bu mısraın ilk parçası ötekinden hemen hemen iki kere daha
kuvvetlidir ve âhenk terazisinde iki misli ağır basmak lâzım gelir.
İstiyorsak ki neşidelerimiz hakikaten
manzum, yani lüzumu derecesinde musıki hissine malik olsun, hece vezninin musıki
noktasından tenkid ederek icabına göre ıslah etmeliyiz."[57]
Cenabı'ın bu görüşüne uygun olarak,
Servet-i Fünûn'da vezin aruzdur.[58]
Cenab, vezni bir estetik meselesi olarak
ele aldı; ritm unsuru olma yönüne ağırlık verdi. Fikret'te vezin daha çok mânâ
unsurudur; bir nevi fikir meselesi... O, filan veznin filan duygu ve fikri daha
iyi ifade edebileceğini vehmediyordu: "Efkâr ve hissiyâtımızı nev' ve
mahiyetlerine, rikkat ve şiddetlerine muvafık olmak üzere ağır veya hafif, batî
(hantal) veya serî, uzun veya kısa vezinlerle ifade edebilmek faidesi de nazmın
ayrıca bir meziyetidir."[59]
|
Küçük,
muttarid, muhteriz darbeler Kafeslerde,
camlarda pür-ihtizâz; Olur
dem-be-dem nevha-ger, nağme-sâz Kafeslerde,
camlarda pür-ihtizâz; Küçük
muttarid, muhteriz darbeler... |
.
- - / . - - / . - - / . - .
- - / . - - / . - - / . - .
- - / . - - / . - - / . - .
- - / . - - / . - - / . - .
- - / . - - / . - - / . - |
|
Sokaklarda
seyl-âbeler ağlaşır, Ufuk
yaklaşır.. yaklaşır.. yaklaşır; |
.
- - / . - - / . - - / . - .
- - / . - - / . - - / . - |
Yukarıdaki şiirde Fikret, yağmurun
yağışındaki ritmik hareketleri vezin yardımıyla duyurmak istemiştir. Yağmurun
seri bir şekilde yağışı, Feûlün Feûlün Feûlün Feûl gibi kısa ve
hareketli cüzlerle ifade edilmeye çalışılmıştır.
Ruh durumuna göre vezin kullanma
taraftarı olan Servet-i Fünûnculardan biri de Ali Ekrem'dir:
"Vezinlerimizi şiirlerimize göre intihâb etmeliyiz. Hafif, zarif, oynak,
nâzik hislerimizi büyük büyük, şiddetli şiddetli evzân ile ifade etmeğe
çalışırsak, kezâa âlî, hazîn, mehîb, hakîmâne fikirlerimizi oynak vezinlere
sıkıştırmak istersek, bârid bârid, hattâ mânâsız şeyler yaparız."[60]
Bu ifadelerden anlaşılıyor ki,
Servet-iFünûn sanatçıları veznin bünyesine ulviyet, nezaket, melâhat, zarâfet" v.b.
meziyetler vehmetmektedirler. Bu görüş mübalağalıdır. Hiçbir aruz kalıbı tek
başına ve peşince ulvî, nâzik, melîh veya zarîf değildir. Kaldı ki, bu görüşe
sıcak bakan şairler bile, değişik duygu ve ruh hallerini aynı vezinle veya aynı
ruh hâlini değişik vezinlerle ifade etmişlerdir. Fakat onların değişik ruh
hallerini belli vezin kalıplarıyla ifade etme anlayışı, o topluluğun romanı
sayılabilecek olan Mâî ve Siyah'ta da dile getirildiğine göre, iyice yer
etmiştir. Ahmet Cemil, arkadaşı Hüseyin Nazmi'ye şunalrı söyler:
"- O yeniliklere çıldıracaklar...
Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım, fakat bunu ne için
anlamamalı?... Bizim veznimizin musıkisine, akışının ifadesine, edasının
hissine ne için vâkıf olmamalı; yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade
etmemeli?.. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine
söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu, o ahengin temadisinden husul bulacak ezayı ne için anlamamalı?
Garbin manzumelerinde evzanın değişmesinden hasıl olan ahengi görüyoruz. O
ahengi husule getirmek için bizim elimizde haddi zatinde bir musıkiden ibaret
bir veznin tarabı varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi
mişvarında da veznin şiir ile hemdem
olmasına dikkat etmeyelim?.. Heca veznine de bu hizmeti icra ettirmek
mümkün olabilirdi, eğer tükçe kendi halinde kalsaydı. Fakat lisan türkçelikten
çıkınca, arabinin, farisinin istilasına maruz kalınca... Şimdi bir şiir
söyleyiniz ki... Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder, vezin
hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı.
Buna mukabil, derdi; veznin musıkisinde
hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası... Fakat o mânayı hissetmek,
hissettikten sonra tatbik etmek lâzım... Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi? Bir
şatır vezin ile mersiye söylemek, yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil
seyelanına terketmek veznin
musıkisine karşı nasıl bir duygusuzluk isemuhtelif esaslardan mürekkep
uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musıkiye karşı
öyle bir anlamamazlıktır. (...) Mesela hazin bir parça faulün, faulün, faulün vezniyle
melûl bir edada sürüklene sürüklene gidip dururken sonra mefailün,
failatün, mefailün, failün vezniyle
bir hissiyat tuğyanı, bir ifade hiddeti, bir nazım feveranı, daha sonra müstef'ilün, müstef'ilün ile bir sükûn; sonra meselâ ara yere
girivermiş bir ıztırap şuhkası, sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden
tek bir ulün...
- Musıkide yapamadığımız bari nazmımızda
yapalım. Yirmi tane eksak (yeknesak olmalı) suzinak şarkıyı okumaktan,
dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızdan kaldıralım. Hüner
musıkiyi yeknesaklıktan değil muhtelif
makamat ve usulün insicamından istihsal etmektedir. Bu yolda yazılmış bir
manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya
akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. Sonra tekrar
bir feveran ile taşsın, veznin kasırgasıyle yükselsin, yükselsin, şiddetin en
yüksek tabakasına kadar çıksın, yine yavaş yavaş, ine ine son nefes bir musıki
inlemesiyle bitsin."[61] Bu
uzun alıntı, eserin o devir için taşıdığı değerden dolayıdır. Çünkü bu eser,
"...hem bir nesil romanı, hem de Servet-i Fünûncuların beyannamesi"[62]
olarak kabul edilmektedir.
Servet-i Fünûncular bazan Fikret'e, bazan
da Cenâb'a tâbî oldular.
İnatçı birer aruz taraftarı olmalarına
rağmen, bazı Servet-i Fünûncular -başta Fikret olmak üzere- Mehmed Emin'in
"Türkçe Şiirler"ine hayli iltifat ettiler. Hece veznini deneyenler de
oldu. Fakat, vezin konusunda en sağlam görüşe sahip bulunan Cenâb, aruzda
ısrarlıdır. Diğer Servet-i Fünûncular da zaten hiçbir zaman hececi olmaya
yanaşmadılar.
Tanzimat sanatçıları esas vezin olarak
aruzu kullanmalarına rağmen, halkın anlayacağı bir sanatın peşinde oldukları
için heceyi de kullanmaya çalıştılar[63];
kullanılmasını teşvik de ettiler. Servet-i Fünûncuların böyle bir telkini ve
teşviki yoktur.
Servet-i Fünûncular, eskiden aruzun
Türkçeye hakim olduğunu, bu yüzden şiir dilinin yara aldığını bildikleri için,
Türkçeyi aruza hakim kılmayı hedeflediler. Bu yolda en büyük başarıyı yakalayan
Tevfik Fikret olmuştur. Fikret'in nesre çok yaklaşan nazmındaki aruz, veznin
daha arka plâna çekilmesi sayesinde, daha yumuşak -ve neredeyse gizli- bir
âhengin kaynağı hâline gelmiştir.
Servet-i Fünûn, şiirimizde kafiye
meselesinin hemen hemen tamamen halledildiği bir dönemdir. Meşhur abes-muktebes
tartışmasından sonra, kafiyenin bir
ses meselesi olduğu, dolayısıyla şiirde âhengi duyuran unsurların başında
geldiği, büyük bir çoğunluk tarafından kabul edilmiştir. Yahya Kemal'in şu
sözleri, bu konuda gelinen noktayı gayet güzel izah etmektedir: " Hâmid
eski şiirin kafiyesini bozuyor, yenisini bir türlü bulamıyordu. Çünkü kafiyeye
bütün eskiler gibi gözle bakıyordu, aynı telâkkiyle kafiyeye
bir şey zammetmek istiyordu ve ancak sırıtkan bir ihtişam zammediyordu. Tevfik
Fikret, Cenab Şahâbeddin ve genç arkadaşları ilk defâ Türk kafiyesini câzibeli
bir güzellikle değiştirdiler. Yirmi sene evvelki mecmûalarda görünen bir abes,
muktebes kafiyesinden çıkmış bahsi
hatırlarken, kafiye telâkkisini gözden kulağa bıraktıran Recâîzâde Ekrem Bey'i
bir daha hürmetle yâdederiz. Türk şiirini bir mecrâdan bir mecrâya geçiren bu
büyük muallim, bu bahisde de gençlerin önüne düştü."[64]
Özellikle Fikret ve Cenâb'ın kafiyeyi kuvvetli bir ritm unsuru olarak kullanmadaki başarıları, daha
sonraki Türk şiirinin bu hususta erken olgunlaşmasına önemli katkı sağlamıştır.[65]
Fransız sembolist şairlerinin musıkîye
aşırı önem veren tutumunu benimseyen bu şairler -bilhassa Cenab- kafiyeyi
şiirdeki müzikalitenin önemli unsurlarından biri olarak gördüler ve zaman zaman
sesini kısmalarına rağmen, onun katkısını ihmal etmediler.
Fakat
Ahmet Cemil'in kafiye konusunda söyledikleri de -aslında- Servet-i Fünûn
dönemi şairlerinin -vezinde olduğu gibi- kafiye konusundaki nihaî tutumlarını
veya ideallerini ifade ediyor sayılabilir: "Bence kelimelerin mevzu
mânasından başka bir de -nasıl tâbir edeyim- sada mânası vardır. Bilmem herkes
hisseder mi? Fakat ben meselâ naliş
kelimesinin mahzun edasını, pervaz kelimesinin tayarâna meylini, feryat
kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum. İnsanda bu duyuş zevki olduktan
sonra meselâ : bahr-i sükûnperver diyemez, bahr kelimesinin o bir harekede
toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle
sonundaki ra'nın tesadümünden hasıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime
bir sert mâna tasvirinde kullanılsın:
Meselâ bahr-i huruşan yahut bahr-i
pür-huruş... Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor, şişiyor, değil
mi? Buna mukabil derya-yı sâkin derim,
çünkü derya kelimesi de sâkin; onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın
mânasından ziyade izah ediyor...."[66]
Roman türü, edebiyatımıza 1859'dan
itibaren, önce Batı'dan yapılan tercümeler yoluyla girmiştir. Zamanla tercüme
romanın yanında te'lif romanlar da görünmeye başlamış ve 1870'ten itibaren
Avrupaî ilk örnekler verilmiştir. Tanzimat'ta -özellikle birinci dönemde- genel
sanat anlayışına uygun olarak, sosyal gaye ön plândadır. Ahmed Midhat
Efendi'nin öncülüğünde gelişen romanımız, halka halkın diliyle seslenirken,
Namık Kemal ve onun etkisindeki yazarlar A. Midhat'a göre daha sanatkârâne bir
üslûbu benimserler. Midhat Efendi Batılı hikâye ve romanla Türk halk
hikâyelerini uzlaştırmaya çalışırken, Namık Kemal yerli hikâyi pek dikkate
almadan Batı tahkiye tekniğini uygulamaya çalışmıştır.
Servet-i Fünun romanı, genel olarak
Namık Kemal'in açtığı yoldan yürümeyi tercih etmiştir. Bu sebeple, Servet-i
Fünûn romanı, 1860'larda başlayan Batılılaşma hareketinin "kesin sonuç
safhası" da diyebileceğimiz bir devamıdır.
Servet-i Fünûn romanı, gerek zihniyet,
gerek muhteva ve gerekse teknik bakımından tam bir modern kimliğe bürünmüştür,
diyebiliriz. Yazarlar, teknik yönünden, Tanzimat romancılarının kusurlarından
kurtulmuşlar ve modern bir tekniğe sahip olmuşlardır. Türk romanının teknik
yönden en olgun örneklerini Servet-i Fünûncuların -özellikle de Hâlid Ziyâ'nın-
verdiğini söylemek yanlış olmaz.
Servet-i Fünûn roman ve hikâyesinin
gelişip olgunlaştığı 1880-1890 yıllarında Türk romanına kısmen romantizm ve
realizm hakimdir. Dolayısıyle bu devir romancılarının ilk romanlarında hem
romantizmin, hem de realizmin özelliklerini
görmek mümkündür. Onlar, bir yandan Namık Kemal'in romantizmiyle
yetişirken, diğer taraftan da doğrudan okuma imkânı buldukları Fransız
edebiyatından realizmi tanımışlardır. Önceleri daha alt seviyelerdeki Fransız
sanatçılarını okumuşlar, 1890'lardan itibaren Stendhal, G. Flaubert, H. De
Balzac, Concourd Kardeşler, Bourget gibi büyük ustaları tanımışlardır. Fransız
edebiyatı ile kurulan bu doğrudan temas, Servet-i Fünûn romanının Tanzimat'a
göre daha modern bir yapı kazanmasını kolaylaştırmıştır.
Türk edebiyatında Batı medeniyete dahil
olmanın bir zaruret olarak benimsenen roman, aynı zamanda Türk milletini bu
medeniyete kavuşturacak vasıtalardan biri olarak da kullanılmıştır. Bu düşünce
Tanzimat döneminde de, Servet-i Fünûn'da da mevcuttur. Ancak Servet-i
Fünûncular, sosyal gayeler uğruna sanatın ihmalini kabul etmedikleri için,
romanın teknik gelişimi daha hızlı olmuştur. Prof. Kenan Akyüz, Servet-i
Fünûncuların bu bu alanmdaki gayretlerini şöyle anlatır: " Türkiye'nin o
devirdeki sosyal ve kültürel durumunun en kalın çizgisi, şüphesiz, Batı
medeniyetinin şartlarına uymak için gösterdiği çabadır. Bu çabaların, yukarıdan
aşağıya, aydından halka doğru olduğu da bilinen bir şeydir. Batı medeniyetine
kayıtsız şartsız bağlanmış olan Servet-i Fünûncular'ın romanlarında bu çabaları
aksettirmeye ve hattâ daha da ileriye giderek bu çabalara bizzat katılmaya,
gerçekleşmesini o kadar istedikleri Batılı hayatın -kendi anlayışlarına ve
zevklerine uygun- örneklerini çizmeye de çalışacakları tabiî idi. Esasen, çok
kısa süre içinde eriştikleri büyük şöhret ve üstadlık pâyesi de başlarını
döndürmüş ve 'sanatçının yol göstericilik' gücüne aşırı derecede inanmışlardı.
Tevfik Fikret, 1900'de Servet-i Fünûn'a yazdığı bir musâhabe-i edebiyyede, bazı
romanların sosyal hayattaki tesirleri üzerinde konuşulurken, H. Ziya'nın
gurulanarak . 'Ooo... Şüphesiz hayatı romanlar yapıyor[67]'
dediğini anlatır.
Evet, Servet-i Fünûn romancıları, bir
yandan Türk cemiyetinin nasıl ve ne ölçüde Batılılaşmakta olduğunu çizerken,
bir yandan da bunun -kendilerine göre- en uygun buldukları örneklerini vermeğe,
böylece Batılılaşma hareketine de katkıda bulunmağa, bir türlü yol göstericilik
de yapmağa çalıştılar."[68]
"Servet-i Fünûn romanında Batı
kültürünü ve Batılı yaşayışın çeşitli unsurlarını benimseyip yayma çabaları
dikkati fazlasıyla çeker" diyen Cahit Kavcar, Batılılaşma Açısından Servet-i Fünûn Romanı adlı eserinde bu konuyu çeşitli yönleriyle
ele almıştır.
Araştırmacı, Servet-i Fünûn romanının
Batılılaşma maceramıza katkılarını şöyle belirler: "Yüzlerini Batıya
çevirmiş olan roman kahramanları, dolayısıyla yazarlar, her şeyden önce çeşitli
yollardan Batı'yı tanımaya çalışmışlardır. Bu tanıyış kültür değişmesini,
kültürde Batılılaşmayı doğuruyor. Yeni kültür değerleri, yeni bir dünya ve
hayat görüşü de ister istemez zihniyet değişikliğine yol açıyor. Zihniyetteki
değişmeler ise, zevklerde ve sosyal yaşayışta değişiklikler
doğurmaktadır."[69]
Servet-i Fünûn romanının en büyük
başarısı teknik bakımdan Tanzimat romanını aşmış olmasıdır. Edebiyatımıza tam
anlamıyla modern bir kimlik kazandırmak
isteyen Servet-i Fünûn sanatçıları, bu alanda büyük gayret sarf etmişler ve
başarılı olmuşlardır. Bu konuda Hâlid Ziyâ'nın yaptıkları küçümsenemez.
"Bizde asıl romancılık Hâlid Ziyâ ile başlar. Hâlid Ziyâ Türk romanının
başındadır. Bu geleneğin memlekette kazanacağı her zaferde onun bir payı
olacaktır."[70]
Başarılı bir romancı olan Hâlid Ziyâ,
Fransız romanının büyük ölçüde etkisinde kalmakla birlikte romanlarının
konusunu ve kahramanlarını içinde yaşadığı toplumdan seçmiştir. İlk romanları olan Nemîde (1891), Bir ölünün
Defteri (1891), Ferdî ve Şürekâsı (1894)'nda aşk ön plânda gelir ve özellikle
kahramanların davranışlarında romantizmin tesiri vardır.
1897'de yayınlanan Mâî ve Siyah'ta ise
aşk ikinci plâna düşer. Servet-i Fünûn neslinin hayat ve sanat hikâyesi olan bu
romanda idealist bir şairin iç dünyası, ailesi, sosyal çevresi ve devrin basın
hayatı başarılı bir şekilde yansıtılmıştır.[71]
Yazar, iki farklı edebî tutumu karşı karşıya getirerek hem romandaki gerilimi
kuvvetlendirmiş, hem de Tanzimat'tan Servet-i Fünûn'a geçişin hangi
merhalelerden geçerek gerçekleştiğini -kısmen de olsa- ortaya koymuştur. İki
ayrı anlayışın etrafında toplanan sanatkâr ruhlu gençler, büyük ölçüde, yazarın
kabullerini ve redlerini temsil eder görünmektedirler.[72]
Hâlid Ziyâ'nın en kuvvetli eseri olarak
kabul edilen Aşk-ı Memnû (1900), Batılı
hayatın bir Türk ailesindeki görüntüsünü çok canlı bir şekilde yansıtır. Bu
hayat, roman kahramanlarından Adnan Bey'in
evinde gözler önüne serilir. Romanın ana kahramanı Bihter'in ailesinin
hayatı da, Batılı yaşayışa özenenlerin hayatına örnek olmak üzere, bütün
ayrıntılarıyla sergilenir.
Romanın vak'a özeti şudur: "Melih
Bey takımı denmekle meşhur olan Firdevs Hanım ve kızları Peyker'le Bihter
Boğazın en en şık ve süslü kadınlarıdır. Firdevs Hanım artık gençlik çağını
geçirmiş olmasına rağmen, hâlâ süs ve sevda peşindedir. Boğazın karşı sahilinde
de zevcesini kaybetmiş, çockları Nihal ve Bülent'le zengin yalısında sakin bir
hayat geçiren Adnan Bey adında servet ve debdebesiyle meşhur bir zat var. Bir
gün Adnan Bey Peyker'in zevci Nihat Bey'in
yalısına gelerek Bihter'le evlenmek istediğini bildirir. Bu haber, Adnan
Bey'le izdivacı kendisi için münasip gören Firdevs Hanıma bir saika gibi tesir
eder. Aradaki yaş farkını ileri sürerek
bu izdivaca mâni olmağa çalışır. Fakat Adnan'la Bihter evlenirler. Bu
izdivaçtan sonra Adnan Beyin hayatında bir değişme başlamıştır. Baba, yavaş
yavaş çocuklarından uzaklaşır. Evin eski şetareti yerine şimdi hüzün gelmiş
gibidir. Bu hüznü gidermek için Nihal'i
Adnan Bey'in yeğeni Behlül'le nişanlarlar. Fakat Behlül âvare ve çapkın
bir gençtir. Hattâ Bihter'le bile gizli
münasebetlerde bulunmaktadır. Nihayet günün birinde Behlül, Bihter'den bıkıp
onu ihmale başlayınca, Bihter bütün hakikatleri kocasına itiraf etmek kararıyle
Behlül'ü tehdit eder. Nihal, ele geçirdiği gizli bir mektuptan bütün bu
macerayı öğrenir. Bu durum karşısında her şey mahvolmuş demektir. Bihter
odasını kilitleyerek intihar eder. Behlül yalıyı bırakarak kaçar ve bu
hıyanetin yükü altında ezilen baba ile kız, tekrar birbirlerini bulurlar."[73]
Hâlid Ziyâ'nın önemli sayılabilecek
romanlarından biri de Kırık Hayatlar'dır. Bir kısmı Servet-i Fünûn'da, bir
kısmı da Vakit'te tefrika edilen eser, 1340 / 1924'te kitap hâlinde
basılmıştır.[74] Hâlid Ziyâ, bu eseriyle
ilgili olarak şunları söylüyor: "Aşk-ı Memnû'u yazdıktan sonra bende bir
değişiklik fikri uyanmıştı. Edebiyat-ı Cedide'nin lüzumundan fazla süse, tasvir
düşkünlüğüne, kelimede ve fikirde yapmacıklığa kapıldığına, bu aşırılıklardan
geri dönmek lâzım geldiğine hüküm veren bir kanaat peyda oluverdi; ve bu
kanaatin sürüklemesiyle Kırık Hayatlar hikâyesini düşünüyor, başka bir yola
dökülmek isteklerine kapılıyordum. (...) O zamanki yazılarımda, bugünün
edebiyat zevkinden, dilinden,üslûbundan söz etmeksizin, hattâ o zamanın
zevkine, diline, üslûbuna göre, fazla süslenme güzelleşme yükleri, hiçbir fayda
temin etmeyen yalnız sanat tutkunluğuyla yapılmış öyle tasvir ağırlıkları vardı
ki kendi kendime her tenkit edenden çok sinirleniyordum. Kırık Hayatlar için bu
kusurlara düşmemek istiyordum."[75]
Hâlid Ziyâ, romanda olduğu gibi, hikâye
türünde de başarılı bir yazardır. Büyük hikâyeleri Bir Muhtıranın Son
Yaprakları (1306/1888), Bir İzdivâcın Târih-i Muâşakası (1306/1888), Deli
(Hizmet'te 1 Ağu-19 T.Evvel 1887 arasında tefrika edilmiş, kitap hâline
getirilmemiştir.[76] ), Bu muydu? (1314/1896),
Heyhat (1316/1898), Bir Yazın Târihi (1313/1900); küçük hikâyeleri ise Nakil (4
c. 1893-1895, bu eserdeki hikâyelerin çoğu tercümedir), Küçük Fıkralar (3 c.
1897-1899),Solgun Demet (1901), Bir Şi'r-i Hayâl (1914), Sepette Bulunmuş
(1920), Bir Hikâye-i Sevdâ (1922), Hepsinden Acı (1934), Aşka Dair (1935), Onu Beklerken (1935),
İhtiyar Dost (1937, yazıların bir kısmı makale havasındadır), Kadın Pençesi
(1939) , İzmir Hikâyeleri (1950) adlarını taşımaktadır.
Servet-i Fünûn roman ve hikâyesinin
ikinci önemli şahsiyeti Mehmed Raûf(12 Ağustos 1291 / 24 Ağustos 1875-23
K.Evvel 1931)'un asıl şöhreti Eylül (1901) romanından kaynaklanmaktadır.
Edebiyatımızda psikolojik romanın ilk örneği sayılan bu eserde şahıs kadrosu
hayli dar, vak'a örgüsü de sade tutulmuş; bu suretle de ruh tahlillerine daha
fazla ağırlık verilmesi hedeflenmiştir. Eylül romanıyla çok önemli bir çıkış
yapan yazar, diğer eserlerinde aynı seviyeyi yakalayamamıştır. "Eylül,
otuz yıllık Türk romanının tarihî gelişimi içinde ayrı bir yere sahiptir. İlk
romanlarımızda görülen aşk maceralarından tamamen ayrı bir yapıda olduğu gibi,
vak'anın seyri ve entrika yönünden de farklıdır. Meselâ aşk-ı Memnû'daki aşk ilişkisi gibi yasak
bir aşkı konu edinmesine rağmen, ne onun gibi kirli, ne de çok yönlüdür. (...)
Eserde aşk hadisesinin doğuşu, gelişim safhaları bütün ayrıntılarıyla verilmiş,
aşkın, yazarının ifadesiyle, ruhlarda açtığı yaralar teşhir edilmiş, bir bakıma
bu psikolojik hadisenin tesirleri gösterilmeye çalışılmıştır. Romana, basit bir
aşk aşk hadisesi olarak baktığımızda, ne kuvvetli bir aksiyon, ne de geniş bir
şahıs kadrosu bulabiliriz. Ancak bunların olmayışı, psikolojik tahlillerin istenilen genişlik ve
derinlikte yapılmasını sağlamış,
yayımlandığı andan itibaren eser hemen herkesin dikkatini çekmiş, hattâ
yazarının ismiyle özdeşleşmiştir."[77]
Yazarın diğer eserleri şunlardır:
Romanları : Garâm-ı
Şebâb (1325/1909), Bir Zambağın Hikâyesi (1326/1910), Genç Kız Kalbi
(1330/1912), Ferdâ-yı Garâm (1329/1913), Menekşe (1331/1915), Karanfil ve
Yasemin (1340/1924), Böğürtlen (1926),Son Yıldız (1927), Define (1927), Kan
Damlası (1928), Halâs (1929).
Hikâyeleri
: Âşıkaane (1325/1909), İhtizar
(1325/1909), Son Emel (1329/1913), Hanımlar Arasında (1330/1914), Bir Aşkın Tarihi
(1331/1915), Üç Hikâye (1919), Pervaneler Gibi (1920), İlk Temas İlk Zevk
(1338/1922), Aşk Kadını (1923), Gözlerin Aşkı (1340/ 1924), Eski Aşk Geceleri
(1927).
Servet-i Fünûn romanı, karakterlerin
yüksek zümreden seçildiği[78],
İstanbul dışına çıkılmadığı ve bu şehrin zengin semtlerinde sıkışılıp
kalındığı, tabiî dilin yakalanamadığı gibi gerekçelerle tenkid edilmiştir.
İstanbul'u iyi bilen, onun dışındaki yerlerle ilgili pek de bilgi sahibi
olmayan Servet-i Fünûn romancılarının, karakterleri İstanbul'da yaşayan
insanlardan seçmeleri -devirlerinde revaç bulan realist akımların ilkelerine
uymaya da çalıştıklarından- kaçınılmaz bir durumdu. Dil, bu devrin başlıca
problemlerinden birisidir. Daha sonra kendileri de farkına varmış olmakla
beraber, Servet-i Fünûn sanatçıları, aşırı kişisel tutumları yüzünden, tam
rahatlama ortamı sağlayamamışlardır. Ahmed Midhat Efendi'nin halk konuşmalarını
esas alan dil tutumu yerine Nâmık Kemâl'in sanatkârâne dil ve üslûbunu örnek
almaları, onların süslü bir söyleyişte takılıp kalmalarına yol açmıştır. Fakat
Servet-i Fünûn sanatçılarının kullandıkları üslûp -aşırılıkları bir yana- Türk
edebiyatının yepyeni bir çehreye bürünmesini de sağlamıştır. Şu ifade tarzı,
Türk edebiyatının o zamanki genel yapısı içinde değerlendirildiği zaman hayli
yeni ve güçlüdür: "Birden Behlûl sustu, daha ziyade eğildi, Nihal'in
gözlerini görmek istiyordu: -Ağlıyor musun, Nihal? Evet evet işte ağlıyorsun.
Lâkin ne için? Mademki bu yalnızlığın içinde seni seven, seni her zaman sevecek
bir kalb var. Sen de bir parça, evet bir parça seviyorsan... Seviyorsun değil
mi Nihal? Ancak bir parça bak şimdi gülüyorsun işte... Seninle muhabbetimizin
içine girer, etrafımızdakilere dikkat etmeyerek, hiç bir şeye ehemmiyet
vermeyerek, onun içine girer onun içinde yalnız birbirimizle meşgul,
saklanırdık. İşte böyle münevver bir orman, başımızın üstünde bizi ziyalarıyle
okşayan bir ay, yeşil bir yuva, bir saadet âşiyanı ki tekerrür eden yıldızlı
rüyalarla bizi uyutsun[79]...
Nihal artık ağlamıyordu, gözlerinde
henüz bir nem bakiyesiyle kendisine bu yıldızlı rüyaları vâdeden adama
bakıyordu. (...)
Sevilmek! Sevilmek! Mariz ruhunda yalnız
bu feyat vardı. İşte şimdi onu seven biri vardı, dizlerinin dibinde bu tekrar
olunuyordu ve kendisinden, buna mukabil yalnız bir parça sevilmek isteniyordu.
O da Behlûl'u bir parça sevmiyor muydu?"[80]
Servet-i Fünûncuların dil ve üslûbu
hakkında Tanpınar'ın verdiği şu hüküm şudur: "Dil aynı şekilde bir yığın
umumîleştirme ve tecride maruzdu. Edebiyat-ı Cedide üç dilin lûgatine dayanmış
hususî bir edebiyat dilinde ısrar ediyor, karşı taraftakiler her kelimeden
nüfus kâğıdı soruyordu. Hiç kimse dilin kaynağı olan halka dönmeyi
düşünmüyordu. Asıl şiir dediğimiz şey, o ruh iklimi, ara yerde kaybolmuştu.
Daha korkuncu, dışarıyı olduğu gibi taklitti."[81]
Servet-i Fünûn roman ve hikâyesinde,
realizm ve naturalizmin tesiriyle, vak'a ve karakterlerin gerçek hayattakine
benzer olmasına önem verilmiştir.[82]
Tahkiye tekniği kuvvetlidir. Çevre tasvirleri kahramanların kişiliğini
aydınlatıcı bir unsur olarak kullanılmış, tasvir olsun diye tasvir
yapılmamıştır. Yazarın mümkün olduğu kadar kendini geriye çekmesi sonucu,
eserin kahramanları daha tabiî bir bünyeye kavuşmuş ve -neredeyse- müstakil
davranma hakkını kazanmışlardır.
Tanzimat romanında toplumun, Servet-i
Fünûn'da ise ailenin ve ferdin dramı vardır. Gerçekten, aile hayatını çok
ayrıntılı ve çoğu zaman gerçekçi gözlemlerle verilmiştir. Toplumdaki değişmenin
asıl ailenin değişmesiyle mümkün olabileceği tezi, bugün de geçerliliğini
koruyor. Servet-i Fünûn sanatçısı günlük hayata çok dikkatli bakar ve
gördüklerini de -fiktif yapıyı ihmal etmeden- çok az değiştirerek anlatır.
Onların, Tanzimatçılarınkine benzer büyük heyecanları yoktur. Roman ve hikâyeyi
de popülist gayelerle kullanmamaya özen gösterirler. Büyük toplumsal iddiaları
yoktur.
Servet-i
Fünûn'dan önce de tiyatro edebiyatımız çok sağlıklı bir bünyeye sahip değildi;
bu devirde ise hem tiyatro edebiyatı bir hayli küçülmüş, hem de tiyatro ile
uğraşmak iyice zorlaşmıştı. Hâmid'in okunmak için yazılan piyesleri, Türk tiyatrosunun normal bir çizgi üzerinde
gelişmesini geciktirmişti. Bu yüzden, "1890 tarihinden sonra tiyatroya ait
te'lif veya tercüme esere rastlamak pek
zordur. Edebiyat-ı Cedide muharrirleri bu edebî nevi ile zamanlarında hiç
meşgul olamamışlardır."[83]
Devrin siyasî havasının iyice ağırlaşması sonucu, tiyatroyla uğraşmayı erteleyen Servet-i Fünûncular da ancak
1908'den sonra üzerine eğildikleri bu türü pek ileriye götüremediler. Fakat
Fransız edebiyatını iyi bilen bu devir sanatçıları, asıl uğraşma alanı hâline
getirmemekle beraber, tiyatro edebiyatında Tanzimatçılardan daha başarılı
sayılabilirler. Çünkü tiyatronun dilini sahne diline onlar yaklaştırmışlardır.
Esâsen, 1908'e kadar geçen yirmi beş yıllık geniş süre içinde, Türk
tiyatrosu'nun zayıflamış temelleri üzerine hızla kurulmasına çalışılan yeni
yapının da pek sağlam olacağı düşünülemez. "Bu denemeleri (1908'den
sonraki), Türk tiyatro edebiyâtını yeniden kurmak için yapılan mühim çalışmalar
olarak kabûl etmek daha doğru olur."[84]
Servet-i
Fünûn tiyatrosunda işlenen başlıca temalar yanlış evlilik veya yasak aşk
(evlenme-boşanma), kadın hakları, aile hayatı vb.dir.
Servet-i Fünûn sanatçılarının başlıca
tiyatro eserleri şunlardır:
Hüseyin Suad [85]:
Şerhbal yahut İstibdâd'ın Son Perdesi
(oyn. 1908), Kirli Çamaşırlar (1910), Âhirette Bir Gün (1910), Devâ-yı Aşk
(1910), Hulle (1910), Kayseri Gülleri (1918, Münir Nigâr'la birlikte), Yamalar
(oyn. 1919), Acemi Çaylaklar, Harman Sonu, Ballı Baba, Çürük Temel v.b.
Hâlid Ziyâ : Kâbus (1918), Füruzân (1918, A. Dumas Fils'in
Francillon'undan adapte), Fare (1925, Edouard Pailleron'un La Souris'inden
adapte).
Mehmed Raûf : Pençe (1909), Cidal (1911), Diken (1917), Sansar
(1920), Evlat Acısı (1923), Pembe Köşk (1924), Yağmurdan Doluya (Octave
Feuillet'den adapte), Gençlik ( Alfred Picard 'dan adapte), Ferdî ve Şürekâsı
(1911, Hâlid Ziyâ'nın aynı adlı romanından piyese çevirme).
Cenâb Şahâbeddin : Yalan (1911),
Körebe [86](1917)
Ali Ekrem : Bâria (1908).
Fâk Âlî : Payitahtın Kapısında (1918), Nedim ve Lâle Devri
(1950).
[1] Fevziye Abdullah Tansel, "Muallim Naci ile Recaizade Ekrem Arasındaki Münakaşalar ve Bu Münakaşaların Sebep Olduğu Edebî Hadiseler", Türkiyat Mecmuası, Cilt: X, 1951-53, s.167
[2] Zemzeme-III, Mukaddime.
[3] Bu konda daha geniş bilgi için Tansel'in yukarıda zikredilen makalesine bakılabilir.
[4] Demdeme, Mihran Matbaası, İstanbul-103, s.5-6
[5] Fevziye Abdullah Tansel, a.y.
[6] Fevziye Abdullah Tansel, a.y.
[7] Aslında: "Menemenlizade Tahir, daha 1303'te 'kafiye kulak içindir' düsturunu ortaya atmış, hatta Elhan adlı şiir mecmuasında tatbik etmiş, fakat nedense bu hadise gözden kaçarak bir gürültü koparmamıştı." (Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret, s. 258, 27 numaralı dipnot)
[8] Tevfik Fikret, 7 Şubat 1896 ( 25 Kânûnısânî 1311 ) tarihinde yayınlanan 256. sayıdan itibaren, Servet-i Fünûn dergisinin yazı işleri müdürlüğüne -tam yetki ile- başlamış, bu görevi, topluluğun dağılmasından kısa bir süre öncesine, 1901'e kadar sürdürmüştür. 1901 yılı başlarında Ahmed İhsan'la anlaşmazlığa düşerek ayrılır.
[9] Prof. Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, s.74-75
[10] Topluluk üyelerinin yaş ortalaması yaklaşık 25'tir. En genç üye, 1899'da Servet-i Fünûn'da ilk yazısı yayınlandığıda 16 yaşında bulunan Celâl Sâhir'dir.
[11] Nâmık Kemâl'in oğludur.
[12] Asıl adı Mehmed Sâmi olup Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa'nın oğludur.
[13] Hâlid Ziyâ Uşaklıgil, Kırk Yıl, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul-1969, s.406
[14] Prof. Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, s.75-76
[15] Ali Ekrem Bey aynı yazıyı Musavver Ma'lûmât dergisinde yayınladı. Servet-i Fünûn dergisinin rakibi olan Ma'lûmât, bu gelişmeyi fırsat bilerek rakibine yüklendi. Bu münakaşa da saray tarafından bastırılmış, Alşi Ekrem Bey'in yazı yayınlaması yasaklanmıştır.
[16] Servet-i Fünûn'u yıkan darbe Saraydan geldi. 3 Teşrinievvel 1317 tarihinde intişar eden sayısında "Edebiyat ve Hukuk" serlevhasıyle Fransızcadan tercüme ettiğim bir makale vardı. Bu yazı P. Lacombe isminde bir muharririn Introduction à l'historie littéraire ismindeki eserinden alınmıştı. Usul dairesinde, sansüre gönderilmiş, sansör tarafından çizilen parçaları çıkarıldıktan sonra, Servet-i Fünûn'a basılmıştı. Fakat bir jurnal ortalığı alt üst etti. (Hüseyin C Fakat bir jurnal ortalığı alt üst etti. (Hüseyin Câhid, Edebî Hâtıralar, Akşam Kitaphanesi, İstanbul-1935, s.159)
[17] 7 Şubat 1896'da çıkan 253. sayıdan 16 Ekim 1901'de çıkan 553. sayıya kadar çok okunan bir edebiyat dergisi özelliği taşıyan Servet-i Fünûn, daha sonraki yıllarda da edebiyata yer vermekle beraber, hiç bir zaman 1896-1901 yılları arasındaki havasını yakalayamamıştır. Fakat bu derginin, Ahmed İhsan Bey'in büyük gayretleriyle, zaman zaman kapanmış olmasına rağmen devam ettiğini, birkaç edebiyat nesline hizmet verdiğini de unutmamak gerekir. Derginin son sayısı, 25 Mayıs 1944 tarihinde çıkan 2461. sayıdır. "Mecmuacılık kısmında Türkiye'nin en uzun ömürlü, en derin izli, en geniş ölçüde edebî bir dergisini kurmak, parlatmak, şöhret ve şerefle yaşatmak, tarihe mal etmek kudretini göstermiştir. (...) Diyebiliriz ki Servet-i Fünun gibi daima ileri bir hamle olarak yaşamış, ayrıca üç dört edebî nesil yaşatmış hiç bir mecmua yoktur." (Refik Halid Karay, "Birkaç Ahmed İhsan İsteriz", Bk. Bilge Ercilasun, Ahmet İhsan Tokgöz, s.171)
[18] Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, Milli EğitimBakanlığı Kültür Yayınları, İstanbul-1972, s.68
[19] a.e., s.67
[20] Bunlardan T. Fikret, A.Hikmet, S.Ziyâ Galatasaray Sultanisinde, H. Siyret Fransız Frerler Okulunda, H. Ziya İzmir Fransız Mektebinde okumuşlardır. Cenâb ve H.Suad Tıbbiye; S. Nesib, F. Âlî ve H. Câhid Mekteb-i Mülkiye; A. Şuayb Mekteb-i Hukuk mezunudur.
[21] Hâlid Ziyâ, Kırk Yıl, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul-1969, s. 412
[22] a.e., s.413
[23] Aslen Kastamonulu bir aileye mensup olan Ahmed İhsan Bey,1868'de, babası Ahmed Halid Bey'in görevli olarak bulunduğu Erzurum'da doğmuştur. Babasının memuriyeti dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının çeşitli bölgelerini dolaşan Ahmed İhsan, Şam'da Askeri Rüşdiye'yi ikincilikle bitirmiş; daha sonra da Mülkiye Mektebi'nden mezun olmuştur (1887). Orada okurken, hocası olan Recâîzâde Ekrem'in tesiriyle edebiyata merak sarmış; daha öğrenciyken Fransızca'dan Bir Serseri romanını tercüme etmiştir. Mülkiye'yi bitirdikten sonra, Fransızca mütercimliği yapar. Asıl gayesi matbuat hayatına atılmaktır. 3 Ekim 1887'de Ümran adlı bir gazete çıkarmaya başlar. 1888'de Servet gazetesine intisab eder. 27 Mart 1891'de Servet'in sahibi Nikolaidis adına çıkmaya başlayan Servet-i Fünûn'u bir yıl sonra kendi adına çıkarmaya başlar. 1890'da "Ahmed İhsan ve Şürekâsı" adıyle, kendi matbaasını kurar. Hem mecmuanın hem de matbaanın imkânlarını iyi kullanan Ahmed İhsan Bey, ömrü boyunca Türk basın hayatına hizmet etmiştir. 27 Aralık 1942'de vefat eden bu matbuat gönüllüsünün mezarı Değirmendere Garipler Mezarlığı'ndadır. (Bk. Bilge Ercilasun, Ahmet İhsan Tokgöz, Kültür Bakanlığı Yayınları/1700, Ankara-1996, s. 3 vd.)
[24] Baştan bu kadar iyi anlaşan bu sanatçıların, birkaç yıl içinde gerek şahsî ve gerekse fikrî bazı anlaşmazlıklara düştükleri ve topluluğun dağılmasının da bu yüzden hızlandığı, bilinen bir husustur.
[25] Bilge Ercilasun, Ahmet İhsan Tokgöz, Kültür Bakanlığı Yayınları/1700, Ankara-1996, s.80-81
[26] Özellikle ilk dönem Tanzimat sanatçıları, sosyal meseleleri estetik kaygıdan daha fazla önemsediklerinden dolayı, "edebiyatın ne için olduğu" üzerinde durmuşlar; ikinci nesil estetiğin kendisini bir problem olarak görmeye başlamıştır.
[27] Cenâb Şahâbeddin, "Şiir Nedir?", ........................................................................................................
[28] Doç. Dr. Kâzım Yetiş, Nâmık Kemâl'in Türk Dili ve Edebiyatı Üzerine Görüşleri ve Yazıları, İst. Üni. Edebiyat Fakültesi Yayınları: 3546, İstanbul- 1989, s. 383
[29] Ahmed Reşid (Rey), Nazariyyât-ı Edebiyye, II. Cilt, İstanbul- 1328, s.180
[30] A. H. Tanpınar, "AHMET CEMİL İLE MÜLÂKAT", Edebiyat Üzerine Makaleler, M.E.B. Devlet Kitapları, İstanbul-1969, s. 295
[31] a.e., s. 294
[32] a.e., s. 301
[33]
Servet-i Fünûn sanatçıları, içinde bulundukları ortamdan büyük bir rahatsızlık
duydukları için uzak ülkelere göç etme hayaline kapılmışlar, bu konuda ciddî
sayılabilecek bazı teşebbüslere de girişmişlerdir. Bu konuda Hüseyin Câhid
şunları söyler: "Servet-i Fünûn'da yalnız siyasî komplo yapmak fikr-i
teşebbüsü yoktu. Fakat memlekette hüküm süren istibdat ve tazyıktan kurtulmak
arzuları kalbde pek canlı idi. Bir aralık bunun bir çaresini bulacağımız
ümidiyle avunduk durduk.
Ortaya Nuvelzeland adalarına hep birden muhaceret
etmek tasavvuru çıktı. Bu fikrin iptida kimin tarafından ortaya atıldığını
hatırlayamıyorum. Nuvelzeland adalarına muhacir sevketmek için Londra'da bir
cemiyet varmış, herkesi teşvik için risaleler çıkarmış. Oraya gidenlere bedava
arazi veriliyormuş. Bu risalelerde Nuvelzeland adasının iklimi, güzelliği son
derecede medhıolunuyormuş Mehmed Rauf bunlardan bir tanesini ele geçirmişti.
İngilizceden tercüme ederek bizlere anlatıyordu.
Fikret
bu bahsi ortaya attı ve her işiten kabul cevabını verdi. Nuvelzelanda'ya hicret
fikrine taraftar olmayan hemen hemen hiç klmse yoktu. Bu tasavvur kat'iyyet
kesbetseydi kaç kişi işin ta sonuna kadar gidecekti? Kim bilir. Herhalde, en
şiddetl,i taqraftarları arasında göz hekimi Esat Paşa'yı, Hüseyin Kâzım'ı,
Tevfik Fikret'i, Rauf'u ve kendimi sayacağım.
(...)
Bu tasavvur ortaya atıldıktan sonra, uzun bir müddet tekmil hülyalarımızın zeminini bu yeni hayat teşkil etti. Benim Hayât-ı Muhayyel işte bu tasavvurun mahsulüdür. (Hüseyin Câhid, "Başka Dünyalar Hulyası", Edebî Hâtıralar, Akşam Kitaphanesi Neşriyatı:42, İstanbul-1935, s.121-122)
Fakat çekingen mizaçlı Servet-i Fünûncular bu hayallerini gerçekleştiremediler. Bunun üzerine, Hüseyin Kâzım'ın Manizs-Sarıçam'daki çiftliğine bir köşk yapıp orada oturma hayaline kapıldılar. Aileleriyle birlikte orada oturacaklardı. "Fikret derhal bu hülya ile tutuştu. Kurşunkaleme sarıldı. Güzel bir köşk plânı çizdi: Ortada müşterek ve zemin katından ibaret büyük bir salon. Burası hem oturma, hem yemek odası vazifesini görecekti. İki kenarda iki katlı birer cenah yatak odalarını teşkil edecekti. Fikret, salonumuzu nasıl döşeyeceğimizi bile kararlaştırmıştı.(Hüseyin Câhid, a.e., s.123)
Bu hayalin gerçekleşmesi amacıyla Hüseyin Câhid Manisa'ya gönderilir. Sarıçam çok güzel bir yerdir. Hüseyin Câhid oraya meftun olarak döner(bk. a.e., s.125). Ne var ki bu teşebbüs de sonuçsuz kalır: "... Fikret'in böyle garabetleri vardı. Kim bilir, ne gibi bir mülahaza ile fikrinden vazgeçti ve kabahati Hüseyin Kâzım'a bulmak istedi." ( Hüseyin Câid, a.e., s. 125-126)
Yeni Zelan'da ve Sarıçam hayali ile ilgili gelişmeleri
Hüseyin Kâzım da şöyle anlatmaktadır: "...bütün ümit kapıları kapanmış
ve bu elîm vaziyette yaşamak imkânı kalmamıştı.(...) Yanıp tutşuyorduk. Fakat
ne yapacağımızı da bilemiyorduk. Nihayeti yine Fikret bir çare buldu: Bu
memleketten hicret etmek!
Bu tasavvuru hepimiz alkışladık ve o andan itibaren programımızı çizip hazırlanmaya başladık. (...) Fakat nereye gidecektik? Fikret, zulümden ve istibdattan olduğu kadar, garbın ihlas ve samimiyetten ve ciddiyetten âri olan medeniyetinden de müteneffir idi.Yeni bir âleme gitmek ve mümkün olsa seyyarât-ı uviyenin birine çıkmak ve bu sayede 'insan'lıktan insilah etmek istiyordu. Uzun münakaşalardan sonra Avustralya'nın Yeni Zeşland adasına gitmeyi kararlaştırdık; ve bu kararın verdiği şevk ve heyecan ile para biriktirmeye başladık. Bir taraftan da bu memlekete müteallık kitaplar getirip okuyor ve müstakil hayatımızın programını hazırlıyorduk. Fikret Yeşil Yurdu orada tesis edecekti. Bunun mukavvadan mücessem bir şeklini de yaptı. (...) Ne çare ki, yine müzakere için Fikret'in Rumelihisarı'ndaki yalısında toplandığımız bir gece, arkadaşlarımızdan birinin ondan biraz rakı istemesi üstadı son derecede meyus ve nevmid etti! (...) Nihayet 'Yeşil Yurd' hulyası da bu yüzden silinip gitti.( Hüseyin Kâzım Kadri, Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Hatıralarım, İletişim Yayınları, İstanbul-1991, s.60-61)
Bu hayalin sonuçsuz kalması üzerine, Hüseyin Kâzım, babasının Manisa Tepecik köyünde satın almış olduğu çiftliğe giderek ziraatle uğraşmaya başlar. Ara sıra İstanbul'a gelip Fikret ve diğer arkadaşlarıyla da görüşmektedir. Bir görüşmelerinde Fikret, kendisin de öyle bir hayatı tercih ettiğini söyler. Hüseyin Kâzım, ateşli ve kararsız bulduğu Fikret'in orada yapamayacağına inanmakla beraber, gelip görmesini teklif eder. Bundan sonrasını Hüseyin Kâzım'dan dinleyelim: " Yeşil Yurd yeni bir şekl-i hayalîye giriyordu! Fakat buna Hüseyin Cahid'den başkasının iştirak etmesine taraftar olmadı. Rübâb-ı Şikeste'de üstadın bu hayale temas eden manzumeloeri vardır. Fikret'in tercüme-i hayatı, yine kendi tabirince 'bir rûh-ı âteşîn ile bir fikr-i bîkarar' cümlesiyle hulasa olunabilir. (...) O sırada Aşiyan'ı yaptırmakla meşgul idi; Cahid'i göndermeye ve onun intibaâtından bir fikir ve mâna çıkarmaya karar verdi. (...) Avdetinde Tepecik'in ve civardaki Sarıçam köyünün fotoğraflarını da getirdi. Fikret bu köyün yanında çam ağaçlarıyla muhât bir tepecik olduğunu gördü ve bir an için 'Yeşil Yurd'u burada kurabileceğini düşündü. (...) Bir hayli günler düşündü ve neticede bu hulyadan da vazgeçti!" (a.e., s.62-63)
[34] Klâsisizm 16. yüzyılda ortaya çıkmış, 18. yüzyılda ona tepki olarak Romantizm doğmuş, 19. yüzyılda ise Realizm ve Naturalizm edebiyat sahasına hâkim olmuştur. Şinâsî Klâsisisizme, Nâmık Kemâl ve Ahmed Mİdhat Efendi -eserlerinin çoğunda- Romantizme uygun eserler verirlerken, Klâsisizm tamamen ortadan kalkmış, Romantizm de devrini aşağı yukarı tamamlamıştı.
[35] R.E. Ünaydın, Diyorlar ki, Millî Eğitim Bakanlığı Kültür Yayınları, Birinci Basılış, İstanbul-1972, s.56
[36] Cenâb, kendi neslinin edebiyat yönünden daha üstün olduğunu söylemekle beraber, Sâmipaşazâde Sezâî'nin edebiyattaki yerini de oldukça mühimsemektedir: "Sezai Bey, yenileşme devrinin en güzel romanını, en güzel edebî makalelerini, en mutedil ve değerli nesrini vücuda getirdi. O kanaatteyim ki, yenileşme devri ile bizim devrimiz olan Edebiyat-ı Cedide arasında Sezai Bey bağlayıcı bir çizgidir." (a.e., s. 77)
[37] a.e., s. 78
[38] Prof. Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, s.79
[39] Tevfik Fikret," Lisân-ı Şi'r" , Servet-i Fünûn, 11 Nisan 1312 (23 Nisan 1896) Nu. 267
[40] Burada, "Genç Kalemler Hareketi" çerçevesinde gelişen dönemi kastediyoruz. Ziya Gökalp ve arkadaşlarının büyük ölçüde "formülcü" bir tutumla ortaya koydukları "millî şiirler", hiç şüphesiz, estetik seviye itibarıyla, Servet-i Fünûn şiiri ile kıyaslanamaz. Düşündüklerini geniş halk kitlelerine daha kolay ulaştırmayı hedefleyen Ziya Gökalp'in kaleme aldığı manzumelerin de, Ali Cânib ve Ömer Seyfeddin'in şiirleri de birer "deneme"den ibarettir. Bu harekete daha sonraları katılan, önceleri muhalif bulundukları halde, Genç Kalemlar etrafında şekillenen sanat görüşünü benimseyen Faruk Nafiz, Orhan Seyfi gibi sanatçıların şiiri daha az kusurludur.
[41] Ziyâ Paşa, "Şiir ve İnşâ", Hürriyet, No. 11, 7 Eylül, 1868
[42] Dekadanlık, edebiyatın soysuzlaşması anlamında kullanılan bir tabirdir. Kelime "düşmek" karşılığıdır. Zamanla cemiyetlerin ve müesseselerin gerilemesi anlamına kullanılmıştır. XIX. yüzyıl sonlarında Fransa'da parnasçıların katılığına karşı tepki olarak sembolizmin aşırı inceliklerinden hoşlanan sanatçılara dekadanlar denilmiştir. Bunların içinde Baudelaire, Mallarmé, Verlaine gibi ünlü şair ve yazarlar bulunuyordu.
Sanattan başka gaye gütmeyen dekadanlar, başıboşluk, sorumsuzluk ve bohem hayatı içinde iyimserlikle karamsarlığı birbirine karıştırmışlardır.
Türk edebiyatında dekadan tabirini ilk önce Ahmet Mithat Efendi kullanmıştır. Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan Edebiyat-ı cedide şairlerini gülünç göstermek için onlara "dekadanlar" demiştir. (Bk. Dr. Arslan Tekin, Edebiyatımızda İsimler ve Terimler, Ötüken Yayınevi, İstanbul-1995, s. 163)
[43] Sadeddin Nüzhet Ergun, Cenab Şahabeddin Hayatı ve Şiirleri, Yeni Şark Bitik Yurdu, 1934, s.39-40
[44] Fakat Cenâb da dahil, o dönem sanatçılarının topluluk dağıldıktan sonra yavaş yavaş sade bir dile doğru kaydıkları da bilinen bir husustur. Meselâ Hâlid Ziyâ, eski dille yazdığı bazı eserlerini sadeleştirme ihtiyacını duymuştur.
[45] Tabiî, şiir dilinin esas itibarıyla sun'î olduğunu, şiir dilinin hiçbir zaman konuşma diliyle aynı olamayacağını unutmamak gerekir. Ne kadar sade söylenmiş olursa olsun, bir sanat eserinin dili, kelimelerin çeşitli amaçlarla seçilmesinden ve belli ilkeler doğrultusunda istifinden sonra teşekkül eder.
[46] Cenâb Şahâbeddin, "Seni Dinlerken".
[47] Servet-i Fünûncuların kullandıkları dilin kelime hazinesi tarafına asıl itiraz, daha sonra Genç Kalemler hareketi mensuplarından gelecek, onlar tamamıyla mukallid saydıkları bu sanatçıların şiirlerini kendi şiirleriyle kıyaslamak suretiyle, Cenâb, Fikret ve diğer bazı Servet-i Fünûncuların hâlâ devam eden otoritelerini kırmaya çalışacaklardır. ( Bu kıyaslamalar için, Genç Kalemler dergisininin "Dün-Bugün" sütunlarına bakılabilir.)
[48] S.N. Ergun, a.e., s.38
[49] Nazım dili, arûzun ve kafiyenin mihanikî âhengine daha çok itibarın doğurduğu ve vezni kafiyeyi başarıyla kullanabilen her şairin de hemen hemen sahip olabildiği bir dildir. Şiir dili ise, vezin ve kafiyenin hazır imkânları yanında, şairin değişik ses organizasyonlarıyla elde ettiği daha özel bir âhenge sahiptir. Servet-i Fünûn şairleri, nazım dilini hayli ileriye götürmek suretiyle hayli kuuvetli sayılabilecek bir şiir diline ulaşmışlardır.
Şiir dili ile nazım dili arasındaki farkı Servet-i Fünûn sanatçıları da açıkça ortaya koymuşlardır: "Ma'lûmdur ki şi'r, bazılarımız tarafından el'ân tarz-ı hâsü'l-hâss-ı belâgat addedilmek istenilen nazma münhasır ve müftekır değildir. Binâenaleyh lisân-ı şi'r denildiği zaman mutlaka kelâm-ı mevzûn anlaşılmak iktizâ etmez. Şu kadar ki vezinli sözler rûhun her türlü harekât ve ihtizâzâtını mümkün mertebe izhâra; tabîatin güzelliklerini, garipliklerini, perîşaânlıklarını -nesre nisbetle daha ziyâde muvâfakat ve muvaffakiyetle- taklîd ve iş'âra müsta'id olduğundan her kavmin üdebâ ve şu'arâsı en şedîd, en ulvî, en rûh-perver hislerini nazmen ifâde etmişler; yani en güzel şiirlerini manzûm söylemişlerdir. Bunun için (lisân-ı şi'r) tesmiye ettiğimiz o tavr-ı belâgate ekseriyyetle manzûmâtta müsâdif oluruz.." (Tevfik Fikret, "Musâhabe-i Edebiyye : Lisân-ı Şi'r" , Servet-i Fünûn, nu: 267, 11 Nisan 1312 / 23 Nisan 1896)
[50] Prof. Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyâtının Ana Çizgileri, DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Enstitüsü Türkoloji Dergisi, II. Cilt, 1. Sayı, Ankara-1969, s.79
[51] Tevfik Fikret, "Musâhabe-i Edebiyye: Müstezâdlarımız", Tevfik Fikret DİL ve EDEBİYAT YAZILARI ( Haz. Doç. Dr. İsmail Parlatır), TDK Yayınları, Ankara-1987, s.57-62
[52] "Sone, önceleri İtalyan edebiyatında kullanılmış, oradan Fransız edebiyatına geçmiştir. Bütün Avrupa edebiyatlarında soneye rastlanır. Bu biçim daha çok lirik konulara elverişli olduğundan sevilmiş ve tutunmuştur.
Sone, 14 dizelik bir nazım biçimidir. İlk iki bendi dörder, son iki bendi üçer dizelidir. Uyak düzeni bakımından ikiye ayrılır:
1.
İtalyan tipi sone:
Uyak düzeni şöyledir:
abba-abba-ccd-ede
2.
Fransız tipi sone:
Uyak düzeni şöyledir:
abba-abba-ccd-eed
Türk şairleri her iki tip sonede kimi değişiklikler yaparak uyak düzenlerini çok ayrı biçimlerde kullanmışlardır. En çok rastlanan biçimler şöyledir:
abba-cddc-eff-egg abba-cddc-eef-ggf abab-cdcd-eff-egg abab-cdcd-eff-ggf
Sonenin ilk iki bendi, son iki üçlükte söylenecek duygu ve düşünce için bir hazırlık, bir giriş bölümüdür. Özellikle son dize duygu yönünden en güçlü dize olur ve şiirin bütün etkisini üzerinde toplar." (Bk. Cem DİLÇİN, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK Yayınları, Ankara-1983, s.368)
[53] "İlk kez İtalyan edebiyatında kullanılmış bir biçimdir. Fransız edebiyatında da yaygın olarak kullanılan biçimler arasındadır. Bizde Servet-i Fünun edebiyatı döneminden sonra denenmiş, yaygınlaşmadan bırakılmıştır. Örüşük uyak. Üç dizeli bentlerden oluşur. En sonda tek bir dize bulunur. İlk üçlükte birinci ve üçüncü dizeler uyaklıdır. İkinci üçlükten sonra her üçlüğün orta dizesi, arkasından gelen üçlüğün birinci ve üçüncü dizeleriyle uyaklanır. En sondaki tek dize de, kendinden önceki üçlüğün orta dizesiyle uyaklıdır. Buna göre uyak düzeni şöyle olur:
aba-bcb-cdc-ded...e
Örüşük uyakta bentlerin sayısı sınırlı değildir. Gerektiği kadar uzun olabilir. Kısa örüşük uyakta, son dizenin, şiirin en güçlü ve etkili dizesi olmasına dikkat edilir. Bu biçime örüşük üçlü de denir." (DİLÇİN, a.e. s.371-372)
[54] Serbest nazım, genel olarak, vezin ve kafiyeye dair alışılmış kurallara bağlı olmayan, şairin kişisel tercihine göre ve kendine has bir disiplinle yazılmış şiir anlamındadır. Son zamanlarda bu tabirin hiçbir kural ve disipline bağlanmamak şeklinde anlaşıldığı görülmektedir.
[55] Tevfik Fikret, Rübâb-ı Şikeste.
[56] Saadettin Yıldız, Ârif Nihat Asya'nın Şiir Dünyası, M.E.B. Yayınları:3035, İstanbul, 1997, s.260
[57] Cenab Şahabeddin, "Nazmımız ve Vezin Meselesi", Cenab Şehabeddin Hayatı ve Seçme Şiirleri (haz. Sadettin Nüzhet Ergun), Yeni Şark Kütüphanesi Neşriyatı, İstanbul, 1935, s.120
[58] Cenâb'ın vezin konusunda
ciddî araştırmalar yaptığı ve başka milletlerin vezinlerinden de haberdar
olduğu anlaşılıyor: "Veznin en topal, en kusurlu ve ibtidai şekli
frenklerin Parallélisme dedikleri Müvazat'tır ki ilk asırların kaba nazımları
ve darbımeseller onunla iktifa ederler. İbranî neşideleri müvazi idiler; Çin
manzumeleri hâlâ müvazattan çıkıp mevzunluk safhasına girememişlerdir. Müvazatı
hakkıyla kavramamız için bir iki misali kafi görüyorum.
Dostun tokadı nimettir.
Düşmanın busesi musibettir.
Sabreden derviş,
muradına ermiş.
Azıcık aşım, ağrısız
başım.
Biraz dikkat edince
hissederiz ki bu müvazat misallerinde müşterek vasıf olarak şu vardır: Her
ibarenin bir yarısı öteki yarısı ile denk gelmeğe çalışıyor ve kafiyelerde
sanki sözün bölüm yerini işarete yarıyorlar. İşte müvazat dedikleri nazım
ölçüsünün kaba taslak esrarı bunlardan ibarettir.
Nazım ölçüleri arasında
en az musıki temin eden müvazata mukabil en kuvvetli âhenk ve en zengin musıki
temin eden de Fransızların 'métrique des
longues et des bréves' dedikleri vezindir. Bunda nazım, vezni temin için uzun
ve kısa hecelerinmuntazam münavebesini gözetir. Bu suretle manzumenin cüzleri
arasında hece sayısı itibarıyle müsavat istihsal olunduktan başka muayyen
noktalarda hecelerin uzanıp kısalması ile de kıymetli bir âhenk nizamı temin
edilmiş olur. Eski Yunanlılar, eski Latin şairleri, Araplar, Acemler, Selçuk ve
Osmanlı şairleri bu nazım ölçüsünü kabul etmişlerdi.(...) Bu veznin her dilde
çeşit çeşit çerçeveleri vardır. Meselâ:
Bir uzun + bir kısa +
iki uzun
İki kısa + bir uzun +
bir kısa + bir uzun
Bir kısa + iki uzun
Gibi ki bunlar
aruzun 'fâilâtün' , 'mütefâilün' ,
'faûlün' ölçülerine muadildir." (S.N. Ergun, a.g.e., s.118)
[59] Hasan Kolcu, Türk Edebiyatında Aruz-Hece Tartışmaları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1993, s.59
[60] Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret, Dergâh Yayınları, 2.b. , İstanbul, 1987, s.211
[61] Mâî ve Siyah, Sadeleştirilmiş yeni tab'ı, Hilmi Kitabevi, İstanbul, 1945, s.102-103
[62] Zeynep Kerman, "Halit Ziya Uşaklıgil ve Türk Dili", Türk Dili, S. 399, Mart-1985, s. 125
[63] Şiirin anlaşılması ile veznin arasında doğrudan bir bağlantının bulunduğu görüşü pek sağlam görünmemektedir. Ancak, Türk dilinin hece yapısı ile aruz vezninin karakteri ilk plânda birbirine uymamalkta; aruzdaki uzun hece-kısa hece nizamının sağlanabilmesi için, bu vezne daha uygun olan Arapça ve Farsçadan kelimeler alınması mecburiyeti doğmaktadır. Bizde vezin meselesi ile dilde sadeleşme meselesinin bir arada ele alınışı bunyüzdendir.
[64] Yahya Kemal, "Kafiye" , Edebiyâta Dâir, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 1971, s.130
[65] Aslında, parnasyenlerin ritm düşkünlüğüne karşılık, sembolistlerde armoni düşkünlüğü vardır. Onlara göre, kelimeler kendi aralarında kuvvetli bir müzikalite sağlamalı; sesler belli bir orkestrasyon meydana getirecek şekilde bir araya gelmelidir. Servet-i Fünûncular da bu ilkeye uymaya çalışmışlardır; ancak Türk şiirinde, özellikle Divân şiiri döneminden bu yana süregelen güçlü kafiye anlayışının, Servet-i Fünûn döneminde tam olarak terk edildiği de söylenemez.
[66] Mâî ve Siyah, s. 104-105
[67] Hâlid Ziyâ'nın, hayatı romanların yaptığına dair bu görüşü mübalağalı olmakla beraber, böyle bir iddia en çok Mâî ve Siyah için geçerli olabilir. Çünkü, yazar -şiir başta olmak üzere- edebiyat sanatıyla ilgili (kendine ve topluluktaki diğer arkadaşlarına ait) görüşlerini, bu romanın kahramanı Ahmet Cemil aracılığıyla ortaya koymuş; bu yolla da devrin gençlerini hayli etkilemiştir. Hâlid Ziyâ'nın bu tutumu, Servet-i Fünûn topluluğuna mensup sanatçıların yönlendirilmesi hususunda da önemli rol oynamıştır.
[68] Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, 5.b., İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1990, s. 112
[69] Cahit Kavcar, Batılılaşma Açısından Servet-i Fünun Romanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1985, s.266
[70] Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, 3.b., İstanbul, 1992, s.275,278
[71] Bu romanda Ahmet Cemil'in iç dünyasıyla birlikte, çocukluğundan itibaren verdiği hayat mücadelesi anlatılmaktadır. Onun şiir ve edebiyat hakkındaki tutumu, Servet-i Fünûn sanatçılarının ortak tutumlarının bir örneği olarak kabul edilebilir. Yazarın Ahmet Cemil'e mal ederek verdiği vezin, dil ve üslûba dair görüşler de devrin ortak görüşünün iskeletidir.
[72]
Yazar, Mâî ve Siyah'ın yazılışı amacıyla ilgili olarak şunları söylüyor:" O
zamanın hayatından, idaresinden, memlekette teneffüs edilen zehirle dolu
havadan acılı, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayal kuaran yeni
nesli gibi bir bahtsız tasvir etmek isterdim ki ruhunun bütün acılarını
haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri parmaklarının
arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için
saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın. Bu gençte bir aşk yıldızı,
bir de sanat hulyası olacaktı ve bunların arasında bir sarhoş gibi
yıkıla yıkıla, o duvardan bu duvara çarpa çarpa geçip gidecek, sonunda bir
kovukta sinip can verecekti, mavi hulyalar içinde yaşamak için yaratılmışken
siyah bir uçuruma yuvarlanacaktı.
Bu temelin ilk büyük kısmından tabiatiyle vazgeçilince ortada ancak sanat ve aşk hulyaları kalıyordu, onun içindir ki birçok munsif tenkitçilerin dedikleri gibi Ahmet Cemil tamamlanmamış bir müsvedde hâlinde bir belirsizlikle çevrili kalmıştır, fakat yine o tenkitçiler onun çevresini meydana getiren şahısları pek canlı buldular. Bu da pek tabiî idi: Ahmet Cemil'i ister istemez memleketin umumî hayatından çıkarma zorunda kalınca onu matbuat âleminin hususî ve sınırlı zemininde bırakmak lâzım gelmişti, ve bu zemin ele alınacak, tasvir olunacak o kadar bol elemanlarla dolu idi ki kendiliklerinden koşuşup eseri doldurmaya hazır idiler." (Kırk Yıl, s. 463)
[73] Hıfzı Tevfik Gönensay, Tanzimattan Günümüze Kadar Türk Edebiyatı Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1944, s.190
[74] Servet-i Fünûn, nr. 532-566, 10 Mayıs1317 / 23 Mayıs 1901 - 14 Şubat 1317 / 27 Şubat 1902; Vakit, nr. 1538-1643, 23 Mart 1338 / 1922 - 8 Temmuz 1338 / 1922. (Bk. Ö.F. Huyugüzel, Halit Ziya Uşaklıgil Hayatı, Eserleri, Eserlerinden Seçmeler, M:E.B. Yayınları:2638, İstanbul, 1995, s.46, 21 no.lu dipnot)
[75] Kırk Yıl, s. 537-538
[76] "Deli başlıklı büyük hikâyeyi, yazar, siyasi açıdan yanlış yorumlanabileceği ve istibdat devrinde başına dert açabileceği endişesiyle gazetede yarıda bırakmıştır." (Bk. Huyugüzel, a.g.e., s.51)
[77] Mehmet Törenek, Hikâye ve Romanlarıyla Mehmet Rauf, Kitabevi Yayınları:128, İstanbul, 1999, s. 75 (Törenek'in özetleyerek aldığı bu bilgiler için Bk. Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, s.110)
[78] Kahramanların yüksek zümreden seçildiği yolundaki iddia romanları için doğru olmakla beraber bazı küçük hikâyelerindeki karakterler halk tabakasına mensupturlar.
[79] Buradaki ifadeden ortaya çıkan ruh hâli ile Fikret'in bazı şiirlerinde görülen ruh hâlini birlikte düşününüz ve Servet-i Fünûn sanatçılarında ortak bir üslûp ve ortak bir ruh hâlinden bahsetmenin doğruluk derecesini tartışınız.
[80] Aşk-ı Memnû (Yazar tarafından sadeleştirilmiş baskı), İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, (tarihsiz), s.225
[81] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti Neşriyatı No.2, İstanbul, 1962, s.13
[82] H.
Ziyâ'nın realizmle romantizmi karşılaştıran şu yazısı, onların realizmi bilerek
tercih ettiklerini gösteriyor:"Romantikler de realistler gibi
hikâyelerine zemin olarak birer felsefî esas belirlerler ve bu esası
genişleterek tabiî bir sonuç çıkarırlar. Romantiklerin realistlerden farkları
çoğunlukla esaslarda, tasvir tarzındadır.
Realist bir esas belirler, bunun bütün ayrıntılarını
inceden inceye (kılı kırk yaran bir çalışma ile) tahlil ettikten sonra sonuç
verir.
Romantik belirlediği esası tasvir etmek istediği
vak'aya uydurmak için ayrıntıları o esasa uyacak şekilde icad eder.
Bir realistin hikâyesi alınsa yazarı bir münekkid
tarihçi zannedilir. Vak'ayı bütün ayrıntılarıyla aktarırken çıkacak sonucuhiç
düşünmüyormuş gibi görünür. O sonuç o kadar tabiîdir ki kendi kendine,
gerekçe(ye ihtiyaç) olmaksızın gerçekleşir. Romantiklerde böyle değildir.
Romantiğin hangi amacı güttüğünü, hangi sonucun peşinde olduğunu her sözünden,
her tavrından anlarız; görürüz ki yazar bütün aktardığı halleri o sonuç için
hazırlamış, icad etmiştir. Bu sonuç doğru mudur? Burasını görmezsek (onların)
eserleri, sebepleri bulut arasından görünen güzel bir vak'adan ibaret kalır.
Romantikler bize kahramanları bütün kişisel özellikleriyle, çıplak olarak
göstermez; onların yalnız dış görünüşlerini (dıştan anlaşılabilecek
özelliklerini) verir; hayatını, ruh hallerini sessiz geçer (göz önüne sermez).
Onların kahramanları bizim yaşayış tarzlarını uzaktan takip ettiğimiz adamlara
benzer. Onlar birtakım çehrelerdir ki yazarın fikrine hizmet etmek için hususî
ve geçici (iğreti) bir şekil almışlardır. Realistlerde böyle değildir.
Kahramanları beraber yaşamış kadar tanırız. Bütün tuh halleri bize uzun uzun
tarif edilir; hiçbir yönü yoktur ki bize meçhul kalsın. Yazar gözümüzün önünde
kahramanları(n kişiliklerini) çözümler,
Onlar gözümüzün önünde o kadar somutlaşır ki, vak'a etten kemikten adamlarla
icra ediliyor (yaşanıyor) zannederiz. Romantiklerde kahramanlar bir partiye,
baloya gitmek üzere merasim elbiselerini
giymiş gibi yabancı (gerçek hayatla ilgisiz)dır.
Realistlerin kahramanları ile romantiklerin
kahramanları arasında bir fark varsa o da evvelkilerin canlı adamlar,
ikincilerin güzel yapılmış resimler olmasıdır.Evvelkilerinde kalp atışlarını
duyarız. İkincilerde ressamın resmettiği dış hatlardan (maddî çizgilerden)
başka bir şey göremeyiz.
Bunlar kendi kendilerine hareket eder, yaşar
vücutlardır; onlar ressamın keyfine göre güler, ağlar suretlerdir (kuklalardır)
.
(...) Bir realistin eseri bir tercüme-i hayat (biyografi), bir romantiğinki bir hikâyedir." {Metin, tarafımızdan sadeleştirilmiştir. Bk. Hâlid Ziyâ Uşaklıgil, Hikâye (Haz. Nur Gürani Arslan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1998, s.130-131}
Hâlid Ziyâ, bu karşılaştırmada ortaya koyduğu
realistlerden yana tavrını, yazılarında uygulamaya da dikkat etmiştir. "
Bendeniz (...) Nemîde'yi şu esas üzerine
oturtmuştum: Nemîde asabî, heyecanlı duygulara sahip, vereme yatkın, bahtsız
bir şekilde doğmuş, annesiz olmakla beraber babasının nazarında olağanüstü
değerli, fakat gençliğinin yaratılışının gerektirdiği derecede coşkulu
(hareketli) bir hayattan mahrum, mutluluk içinde mahzun bir kızdır. Nahid;
metin, kuvvetli, vakur, emellerine ulaşmak için sağlam bir azme sahip,
küçüklüğünden beri felakete alışmış, fakat arzularını kaderin pençesinden
almaya, yavrularını tehlikeden kurtarmaya müheyyâ (kendini adamış) kükremiş bir
dişi aslan gibi hazır bir kızdır. Nail hafif, kayıtsız, duygusuz bir
delikanlıdır. Genç kızların ikisini de sevmiyor, fakat ikisine de meyyal...
Nail'i; Nemîde asabî, Nahid mutsuz bir kız gibi seviyor. Ne olacak? Bu
muhabbetlerden nasıl bir sonuç çıkması tabiîdir; o üç geçmişi o sonuca
götürecek duygular nelerdir? O duygular nasıl ortaya çıkacak?
İşte Nemîde bu temel üzerine bina edilmiştir; eğer bu esas iktidar sahibi bir hikâyeci (romancı) tarafından düzenlenseydi güzel bir eser vücuda gelirdi; fakat öyle güzel bir eser vücuda getirmeye kabiliyeti olan bu esas, benim gibi henüz kalemine hâkim olmayanların elinde pek sönük kalır." ( Metin, tarafımızdan sadeleştirilmiştir; Bk. H. Z. Uşaklıgil, Hikâye, s.99-100)
[83] Mustafa Nihat Özön, Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1941
[84] Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, s.97
[85] Servet-i Fünûncular arasında, tiyatro ile en çok uğraşan ve en çok başarıya ulaşan Hüseyin Suad'tır. Te'lif ve adaptasyon olarak, sayıları yirmiye yaklaşan piyesi vardır. Bunların büyük bir kısmı, kendisinin bir aralık Edebî Heyet üyeliğinde bulunduğu Dârülbedâyi' (İstanbul Belediyen Tiyatrosu)de oynandı. İşlediği temalar bakımından genellikle Servet-i Fünûn'un diğer tiyatro yazarlarından ayrılmamış olan Hüseyin Suad'ın, piyeslerinde, dil ve üslûb bakımından, şaşılacak bir sıyrılışla, Servet-i Fünûn'un bütün dil ve ifade özelliklerinden kurtularakçok normâl canlı ve samîmî bir söyleyşe eriştiği görülür. Bu başarıda, onun, daha önce nesirle uğraşmamış, dolayısıyle Servet-i Fünûn nesrine alışmamış olmasının da te'sîri olduğu muhakkaktır. (Kenan Akyüz, a.g.e., s.98)
[86] Görücü usulüyle evlenmenin sakıncalarını işleyen bu piyes, 1917'de Millî Tâlim ve Terbiye Cemiyeti'nin açtığı piyes yarışmasında birinci olmuştur.